27 Nisan 2016 Çarşamba

BİZ




Hepimiz gezegen tozuyuz, yaşımız da evrenin ki ile aynı.
Evimiz bu dünya, doğa ise bizi kucaklayan annemiz.
İçimiz bunu ne kadar iyi bilse de, dışımızdan bunu hemen unutuyoruz.
Dolayısıyla kendimizi bu evrenden, dünyadan, doğadan, aile ve dostlarımızdan kopuk hissediyoruz ve Huzursuzluğa düşüyoruz. Genelde de bu durumdan kurtulmak için daha da dışa dönüyor, sonunda karanlığa gömüldükçe gömülüyoruz.
Kendimizi ait olduğumuz yerde hissetmeyerek sıkışmaya başlıyoruz, sonunda da kopuyoruz. Bu durum huzursuzluk yaratıyor. Endişelerimizi korkularımız kovalıyor.

 Kaybolduk.
Tekrar uyansak, gözlerimizi açsak, farketsek.
Varlığımızın kaynağı olan evren, Canımızı da bulduğumuz yer.
Bu kadar bütün, bu kadar birlikte, bu kadar beraber çalışan evrenin bizi desteklememesi ise mümkün değil.
Bırakalım biz doğmadan önce olanları, doğduğumuz anda bile bulduğumuz ev, büyüyüp gelişmek için doğadan aldıklarımız, çevremiz, gördüğümüz güzellikler, daha nice bilmediğimiz şeyler hepsi evrenin bize sundukları. Yaşamak için aldığımız nefes ise evren ile aramızdaki bağ. Nefes almadan, tüm dışarıyı en yumuşak bir şekilde içimize doldurmadan, aldığımız bu nefesi bedenimizin en ücra köşesine ulaştırıp okşatmadan ve aynı nefesi kendiliğinden yine en yumuşacık haliyle dışarıya bırakmadan hayatımızı devam ettirmemiz mümkün değil. Aldığımız verdiğimiz ve vücudumuzun her tarafını dolaşan nefesle tüm evrenin iş birliği var. Bedenimizin müthiş organizasyonu, atomların dizilimi, o küçücük hücreler, organlar, sistemler, beyin, düşünce, algı, yıldızlar, uzay hepsi evrenin bize desteği. O nefes ki bizim için bir can. Tüm var oluş o canı mevcut kılabilmek için var.

Ruhumuz ise kim bilir hangi âlemlerin nerelerinden gelip bize katılıyor.

Tüm âlemler bizi desteklerken bizim kendimizi hepsinden ayrı ve kopuk hissetmemiz ne demek?
Mutlaka yanlış giden bir şeyler var.

Koptuk.
Koptuk ki, doğa ve evrenden kendimizi ayrı tuttuk.
Koptuk ki, içimizin en derinlerinden bildiği bir gerçeği bir kere daha unuttuk. Her şey, her yer bir bütün. Bu kaybettiğimizi sandığımız bütünlüğü bulmak demek, kendimizi de bulmak demek.
Kendini bulmak, kendine bakmak, kendini geliştirip derinleştirmek demek. Kendini genişletmek büyütmek demek. Kendi olmak kendinde olmak kendinden olmak demek.

Bunu yapmak zorundayız.  Kendimizi yaratmalıyız.

Bu bulunduğumuz noktada bizden sadece kendimizi gerçekleştirmemiz isteniyor.
 Kendimizi eylemlerimizden gerçekleştirmemiz isteniyor.
Bunun için tüm evren bize amade. Evren tüm sonsuzluğu ile önümüze serilmiş durumda.
Evren her yanıyla bizi destekliyor.
Peki, kendimiz olmamız isteniyor, kendimizi geliştirmemiz isteniyor da..
Tüm bunları isteyen kim?
Evren neden bizi destekliyor?
Kendimizi gerçekleştirmemizi isteyen kim?
Evren.
Biz.
Peki, Evren kim?
Biz.
Bizi destekleyen kim?
Evren.
Gene Biz.
Hepsi biz.
Biz.




iris
nisan.2016.Bodrum


EL





Bir el uzandı.
Elimi uzattım.
Eller ellere buluştu.
Ellere baktık.
Sanki sonsuzluktan gelmiştik.  Gökyüzünden Yeryüzüne inmiştik..
Kıymetli olduklarını bildik.

Derinlerden gelmişlerdi.
En içten doğmuşlardı.
Kendimizden yaratılmıştık ve yaratmağa gelmiştik.

EL idiler.
Ve Çok değerli idiler.

Özgürdüler; kim olduklarını biliyorlardı.
Özgündüler;  kendilerine bağlanmışlardı.
Çalışkandılar; güçlerine inanıyorlardı.

Etten kemikten yapılmışlardı ve mayalarına toprak dokunmuştu.
Parmakları vardı. Avuçları büyüktü. Basiretli ve becerikliydiler.
Çalışkandılar.

EL idiler.

Belki de düşünüyorlardı ve bir amaçları vardı.
Belki de sadece yapıyorlar, üretiyorlar, sunuyorlar ve geçip gidiyorlardı.

Arınıyorlardı.

Beraber olmaktan hoşlanıyorlarduk.
Tokalaşıyor, buluşuyor, oynuyorduk.
El ele tutuşuyor, hep alkışlıyorduk.

Neşeliydiler.

Acıları da vardı. Esaretleri, tebessümleri de vardı.
İfade etmeyi biliyorlardı. Kavgayı, okşamayı, selamlaşmayı ve veda etmeyi biliyorlardı.
Kararlıydılar. El el üstüne değmişti.
Sırları vardı. Kutsaldılar.

Sessizdiler. Bilgeydiler. Sonsuzluğu biliyorlardı çünkü coşkuluydular.

Kıymetli olduklarının farkındaydılar.
Dokunuyorlardı ve hissediyorlardı.

Seviyorlardı, ayrıca adanmışlardı.
Cana, varlığa, öze, aşka adanmışlardı.

Bir de insana..





iris
Torba. 2016


27 Eylül 2015 Pazar

SU GİBİ




Sular acıdığı zaman hayat biter.

Hayatın acıları suya karıştığı zaman su bulanır.

Kurbanlarınızı kesin ki kanları suya aksın.

Ölülerinizi suyla yıkayın.

Su dallara yürüyünce yemişler olgunlaşır.

Abdest alınmadan secdeye baş konmaz.

Su dağlardan gürülder.

En güzel bebek suya doğar.

Yağmur yağar su denize bulanır, yer gök yağmur rengine kesbeder.

Deniz seni istediğin yöne sürüklemez.

Sessiz olursan belki su berraklaşır.

Yıkanmak iyidir, temizlenmek farklı.

Kanamak su kaybettirir. Ağlamak güzeldir.

Su ile oynamadan büyüyemezsin.

İstemediğin her şey suya yazılıdır.

İfadeni sudan bulduğun anlam, seni belirsizlikten kurtarır.

Su ile mechule akılır.

Müzik suya düşünce hayat başlar.

Su.




İris
Torba.Eylül.2015
















































































10 Eylül 2015 Perşembe

Sıkışık



Sıkışık.
Hem de çok sıkışık.
Üstelik sıkışık olan kafam.
Beynim kafatasımın içinde sanki sıkılı, Cenderede gibi.
Korkunç bir basınç var. İçten ve dıştan.
Ağrılı. Sancı da başladı.
Sanki kafatasımı dıştan ayrıca kalın bir bandajla sarmışlar, bastırıyorlar, sıkıyorlar. Dayanması zor bir durum.
Zorlama. Zorlanma.
Kan da var. Kan kırmızı.

Biz hep mi böyleydik.
Bir zamanlar sonsuz genişlik yok muydu?

Sonsuz genişlik, rahatlık. Uçsuz bucaksız. Sınırsız.  Boş bomboş boşluk. Belirsiz. Hareketsiz, güvenli.
Hafif.
Sonsuzluğun belirsizliği daha mutlu olabilir mi?
Güzellikler nerede?
Uçsuz bucaksızlığın boşluğu net olabilir mi?
Renkler yok mu?
Ya zaman ve mekân?
Ya Şimdi?

Artık her şey toplandı, netleşti. Önce yoğun bir noktacık, geldi rahme yapıştı.
Bu noktacık büyüdü, genişledi ve çoğaldı. Beyin, beyincik, omurilik, sinir ağları, kollar, bacaklar ve çeşit çeşit uzuvlar..

Ama sıkışık. Daha da çok sıkıştık.

Belki parmak izi bile oluştu.
Beyin, kafatası, yüzüm, nefesim sıkışık. Gene kan. Rahim ağzına dayandık.
Kafamda korkunç bir ağrı ve basınç.
Dönüyor her şey, adeta bir girdap gibi biraz da bulantı. Başım.
İçten ve dıştan. Zorlanıyorum. Sancı, ızdırap. Doğum.

Sonunda;
Aydınlık ve geniş. Ağır. Farklı.
Yüzüm, gözlerim, bedenim, saçlarım, bir parmak izim bile var.
Belki bir de mührüm olur. Bir de tapum. Toprağım.

Artık her şey anca bir parça toprak.




iris
Torba. Eylül 2015

29 Ağustos 2015 Cumartesi

ARDINDAN




O en güzel günde,

Kendi mabedimin taş zemini üzerinde öylesine dimdik durdum.
Üzerimde ki masmavi gök kubbe tamamen açılmıştı.

Dediler ki;
En güzel eserini bize vermelisin..
Sere serpe yatan güzel yüzlü ince bacaklı zarif kadın heykelini.

 Peki dedim.
Seve seve sizin olsun.

Şu an;
Elimde sadece şu sere serpe yatan, güzel yüzlü ince bacaklı zarif bronz kadın heykeli var.
Bir de kalem.
Bir de tuval.
Bir de renkler.
Bir de toprak.
Bir.
Sevgi.


iris
Torba.2015



28 Ağustos 2015 Cuma

SİYAH






Simsiyah tüller üstüne tüller tüller üstüne tüller siyah tüller kat kat tül tüller ….
Tüller giymişim. Simsiyah tüller üstümde giymişim.
En son tek bir kat beyaz tül, ellerim ayaklarım başım açık.

Yüzüm saf ve duru.

Hiçlikten var oluşa mı gidilir.
Yoksa
Tüm var olanlar hiçlikte mi buluşur.


iris
Torba.2015



ARDINDAN

ARDINDAN

O en güzel günde,

Kendi mabedimin taş zemini üzerinde öğlesine dimdik durdum.
Üzerimde ki masmavi gök kubbe tamamen açılmıştı.

Dediler ki;
En güzel eserini bize vermelisin..
Sere serpe yatan güzel yüzlü ince bacaklı zarif kadın heykelini.

 Peki dedim.
Seve seve sizin olsun.

Şu an;
Elimde sadece şu sere serpe yatan, güzel yüzlü ince bacaklı zarif bronz kadın heykeli var.
Bir de kalem.
Birde tuval.
Birde renkler.
Birde toprak.
Bir.
Sevgi.


iris
Torba.2015