14 Kasım 2013 Perşembe

Kocaman Küçük Kadın







Kocaman elleri var.
O aslında küçük bir kadın.
Büyük iri gözlü, minik burunlu, gül dudaklı çok güzel yüzlü. Yumuşacık. Uçuş uçuş.

Parmakları dolgun. Eklemleri boğumlu. El ayası tombul. Elinin üstü kalın, damarlı. Beklenmedik büyüklükte. Tırnakları küt. Hiç de narin değil. Güçlü. Şaşırtıcı.

Çünkü O ekmek yapıyor. Hamur yoğuruyor.

Mis kokulu, doğadan. Toprak ananın bereketinden gelen çeşit çeşit tahılları kullanıyor. İçine sevgisini de katıyor, sıcak kokusuyla bizi uykumuzdan uyandırıyor. Her zaman.

Ayrıca, atalarından ailesinden gelen geleneklerine kendi mayasını da harmanlıyarak kendi ekmeğini yapıyor. Çalışkan, ciddi, inatçı, yumuşak, sorumlu. Kendi ekmeğinin efendisi. Can.

O, hepimizin bir tanesi Handan. Bazen sert, her daim mülayim. Topraktan gelip, denizden kopamayan. Kuzey rüzgârlarının kızı.

Dünya misafiri. Sevgili.





Ama ben ölümden korkuyorum.




İris

Kasım.2013.Torba




13 Kasım 2013 Çarşamba

YAŞAM BİR SANAT






Parçacık veya bir huzme, ışık veya değil, var veya yok, birlik, bütünlük, tüm yaşam, ölüm, evren veya her şeyin ötesi….

Hayat bizim için yaratıyor.
Hayata yaklaşımımız, kendimizle bir ve bütün olmamız, ilişkilerimiz, aslında bir sanat.
Hepsini tutkuyla, emekle biz dokuyoruz. Ortaya koyduğumuz hassasiyet ve anlayış bizi biz yapıyor. Hayatımızı anlamlı, ilişkilerimizi değerli kılmak bizim elimizde.

   Varlığımız
   Dalgaların sesi
   Dostların sohbeti
   Yağmurun rengi
   Günün parlaklığı
   Ateşin koru
   Nefesin ritmi
   Ruhun şeffaflığı
   Yeninin cazibesi
   Değişimin belirsizliği
   Müziğin mucizesi
   Biberin acısı
   Zencefilin gücü
   Denizlerin enginliği
   Kablumbağanın yavaşlığı
                   Hayat bizim için
   Bebeğin gülümsemesi
   Sevgilinin pırpırı
   Rüzgârın okşaması
   Yunusun sevgisi
   Crimson alizarin
   Biberin acısı
   Atkestanesi
   Ayının uykusu
   Balın tatlısı
   Annemin sesi
   Babamın eli
   İçimin neşesi
   Çorbanın kokusu
   Alacakaranlık hüznü
           Hayat benim için

Belki de hayat tahmin ettiğimizden daha kolay ve daha neşeli.
Belki de sadece ve sadece yaşamda olduğumuz için memnun olabiliriz. Bu bize sunulmuş bir armağan olabilir. Adım adım, hassasiyetle, tüm dikkatimizi vererek, yolumuzu oluşturabiliriz.

Bilinmeyene ve  gizeme, merak, tutku, hassasiyetle yaklaşıp anlamaya çalışarak; yaşamın mucizesine, çeşitliliğine duyarlı bir şekilde açık olarak; hayatımızı anlamlandırmak için bir yol bulabiliriz.

Hayatla ilişkimiz bir sanat.

Yaşam bizde başlayıp, bizde bitiyor.

Hayatın ifadesi biziz.

Ne olur sanki, arada yolumuzu kaybetsek. Bir ilişkiden hüsranla çıksak. Umutlarımızın bittiğini sansak. Karanlıkta kalsak. Korksak. Hüzünlensek.  Ağlasak. Acısak. Şaşırsak. Sussak.
Hayat bizim için.

Hayatta her şey var.

Sessiz olmak.

Anlamak, anlamlandırmak.

Hassasiyet.

Belki de farketmek gerekiyor ki;  iyi - kötü , olumlu - olumsuz , başarı - başarısız yok.

Daha çok olan var. Durum değerlendirmesi var. Değişiklikler var. Yol almak var.

Sessiz.

Duyarlı.

Direnç göstermeden.

Uyum içinde.

Belki bu şekilde birazcık olsun huzuru davet edebiliriz.





iris

Kasım.2013.Torba



23 Ekim 2013 Çarşamba

OTURUP KALMAK





 

Yalı’nın taşları yuvarlak, pürüzsüz ve sımsıcak. Ekim ayı ve Yalı’da deniz kenarına geldik. Güneş olabileceği en yüksek seviyede. Tam sağımızdan, kızgın ışınlarını yanağımızda patlatıyor. Çok şiddetli poyraz esiyor. Sert ve oldukça soğuk bir gün. Deniz dümdüz ve pırıl pırıl. Sular hafif bir hışırtıyla çakıl taşlarından sahile vuruyor. Berrak turkuvaz sular hemen derinleşip laciverte dönüşüyor.
Burası Gökova’nın başı.
Yere oturmak istiyoruz. Önce taşları üst üste getirip bir tümsek yapıyoruz. Oturma kemiklerimizin tam altına gelen taşlarla yerden biraz olsun yükselmek amacımız. Ki bağdaş kurduğumuzda kasıklarımız sıkışmasın, dizlerimiz aşağı doğru sarksın ve bacaklarımız uyuşmasın. En rahat oturuşumuzu bulmaya çalışıyoruz.
Sadece oturup kalmak istiyoruz. Öylesine. Düşünmeden. Hiçbir şey yapmadan.  Kendiliğinden. Tar dost ve benim bu gün ki işimiz bu.
Yalı’nın yuvarlak, sıcak taşlarını, kalçalarımızdan bacaklarımızın dış kenarlarına oradan da baldırlarımıza ve ayaklarımızın dış kavislerine doğru hissediyoruz.
Gözlerimizi kapatıyoruz. Güzel bir gün.
Bedenimin alt kısmının, taşların arasından sızıp kuma oradan da Gökova’nın mavi serin sularına karıştığını hissediyorum. Bu yayılmanın etkisiyle kuyruk sokumumdan ense köküme oradan da başın tepesine, gökyüzüne doğru uzuyorum. Gök kubbeye asılıyorum.
Gözlerim kapalı.
Kuzeyde soğuk rüzgâr, güneyde kavurucu güneş var. Dönüyoruz. Döndükçe azalıyorum. Azaldıkça küçülüyorum.  Evrende bir noktacık kalıyorum..
Boynum, başımla bedenimi rahat, yumuşak bir şekilde bağlıyor. Boğazım açık.  İçimden geçen rüzgârı hissedebiliyorum. Omuzlarımdan aşağı doğru kollarım akıyor. Yumuşak. Karnım gevşek.
 Nefesim doğal.
İçime dolan hava, koltuk altlarından, göğüs kafesini oradan da tüm bedeni genişletiyor.
Genişledikçe büyüyoruz. Büyüdükçe şeffaflaşıyoruz. Şeffaflaştıkça yok oluyoruz. Güneş yakıyor. Her şey birbirine karışıyor. Bir ve bütün. Kıpırdamıyoruz. İçimizdeyiz. Duyuyoruz. Hissediyoruz. Biliyoruz. Dışımızdayız.
 Biz iç dış biriz.
 Bütün, geniş, berrak.
 Özgür, neşeli, durgun, sessiz.
 Uzak.
 Zamansız.
 Uzun.
Zaman uzadı biz uzadık.
Biraz uzandık. Gözlerimiz kapalı. Nefesimiz sessiz.
 Ne zaman ki gözlerimizi açtık, dışarıda daha parlak bir dünya, arkamızda da tersanenin tok tokmak sesleri.
 Karnımızsa aç ..




iris
Ekim.2013. Yalı

19 Ekim 2013 Cumartesi

SEREN




İlk duyduğumda, önce sadece ses tınısı hoşuma gitmişti.
Sonra da sevgilimle aynı anda birbirimizin gözlerinin içine bakarak onayladığımız tek isim olmuştu.
SEREN
Kayınpederimin önerdiği bir isimdi.

Şimdi düşünüyorum da,  ne kadar da önemli ‘ses tınısı’.
Yani sesin frekansı, titreşimi.
Dışımızda oluşan ses dalgaları, titreşerek bize ulaşıyor, bize dâhil oluyor ve aynı frekansta, aynı titreşimle bizi etkiliyor. Bizde, bizim bedenimizde titreşimler oluşturuyor. Aynı anda, içimiz ve dışımız aynı frekansta titreşmeye başlıyor. Adeta iç ve dış bir oluyor.
Yanınızda sevgiliniz var ise o da bu dalgalanmalara dâhil oluyor. Ve karnınızda ki o minik canlıcık yani bu günün bi tanesi kızım da aynı ses titreşimlerini hissedebiliyor.
Müzik gibi.
Bu dalga selinin ruhlarımızı da içine aldığına eminim.
Sevgi gibi.
Bu gün, şu an ise, önümde sonsuz ufuk çizgisine kadar uzanan denize bakıyorum.
Yer gök dümdüz.
Mutlak huzur var.
Her şey sonsuz.
Kıpırtısız,  sakin, mavi.
Beyaz teknenin orta direği denizin ortasından çıkıp, bulutları aşıp, gök kubbenin en üst noktasına asılıyor.

Yer yüzünden…   Gök yüzüne…



İris
 Ekim.2013.torba




SER;
·         Baş, kafa,
·         Lider, başkan, reis
·         Tepe, zirve, doruk
·         Uç, kenar
·         Nihayet, son
·         Niyet, heves, gaye
·         Taraf, yer

SERENİTY;
·         Durgunluk, dinginlik, sükûnet
·         Huzur
·         Berraklık

SEREN;
·         Yelkenli gemilerde ana direğe dik olarak bağlanan ve yelken germeye yarayan ağaç
·         Yelkenli gemilerde yelken açmak için ve işaret kaldırmak için direğe bağlanan gönder

14 Ekim 2013 Pazartesi

MEVSİM






Mevsimler çok önemli benim için.

Artık yaşantımın çoğu dışarıda, açık havada geçiyor.

O günün sıcaklığını, rüzgârın ve yağmurun durumunu bilmek istiyorum.

Eskiden umurumda bile olmayan rüzgârla daha yeni yeni ahbap olmağa başlıyorum. Biraz sert esince korkup içeri sığındığım rüzgârla artık haşır neşir olabiliyorum.

Güneşsiz yaşayamayacağımı düşünüyorum.

Yağmurun bolluk bereket getirdiğine inanıyorum.

Ayın hallerinden etkilendiğimi biliyorum.

Yediklerim, içtiklerim, düşündüklerim, hissettiklerim, bedenimi oluşturuyor.

Maki çalıları, sıcacık çakıl taşları, ormanın patika yolları, kıpırtısız koylar, masmavi gökyüzü, beyaz pamuk bulutlar, deniz kabukları,  egenin balıkları hep benimle beraber.

Artık, ölümden de o kadar çok korkmuyorum.

Çünkü her şey doğadan geliyor.

Doğada her şey olduğu gibi, olması gerektiği gibi.

Kabul, yumuşak geçişlere izin veriyor.

Doygunluk, huzur ve sakinlikle geliyor.

Doğanın değişim coşkusu, şevk veriyor.

Her şey ağır ancak tutkuyla akıp gidiyor.




iris

Ekim.2013.Torba


30 Eylül 2013 Pazartesi

ZAMAN




Tik tak tik tak .. Bu bir zaman
Akrep ve yelkovan.. Bu da bir zaman
Gün doğdu gün battı..
Aylar mevsimler yıllar
Bazen hızlı, bazen sıkışık, sakin, yavaş, uzun, endişeli, karışık, sıkıcı, boş, saçma..
Gün, bugün, dün, yarın..

Zaman;
              İnsanlar için

Benim zamanım, senin zamanın, diğerleri..
Yetişemem, kaçırdım, hiç zamanım yok, boş ver daha çok var..

Zaman;
             Benim için

Çok uzak, sabırsız, sakin, hüzünlü, sessiz, boş..
Sıkıntılı, panik, gürültülü, karmaşık, sabırsız, yeter artık..
Çok eskidendi, hatırlamıyorum, olaylar, hediyeler, maceralar..

Zaman;
             Hepimiz için

Balık çizimleri, suratlar, yontulmuş tahtalar, mavi mor amber..

En yukarılarda zaman var mı?
Peki ya öteler nasıl?
Rüzgârın olmadığı ülke nerede?
Ya boşluk?
Bize kalan sadece duygular mı?

Hafif esen rüzgâr değişim getirir mi?
Ya rüzgâr çok sert eserse?
Biliyorum ki, kuzeyden gelen kara, yüklü bulutları oynatmağa rüzgârın bile gücü yetmiyor..



iris
Eylül.2013
Torba. Bodrum


13 Eylül 2013 Cuma

BEN






Yokluğun içinde, mutlak boşlukta nasıl kıpırdanmaya başladığımı tam olarak hatırlamıyorum.

Sadece dalgalar halinde akıyordum ve çok büyük zevk alıyordum. Yakınlarımda benimle aynı hislerle dalgalananlar vardı.

Hemencecik birbirimizi bulduk ve beraberce salınmaya başladık.

Son derece gevşek, yumuşak, yavaş yavaş salınan bir bulut oluşturmuştuk. Sevinç içindeydik, adeta oyun oynuyor, dans ediyorduk.


Zaman, yüzyıllar ve yüzyıllar boyu bu şekilde, nereden nereye savrulduğumuzu bilemeden aktı geçti.

Sanırım gittikçe genişliyorduk.

Sınırlarımı bilemediğim zamanın birinde, dikkatimin özellikle bir yöne doğru çekildiğini hissettim.

Beni bu yöne yönelten, müthiş bir arzuyla kendine doğru çeken neydi, şu an hatırlamıyorum.

Sadece tüm gücümü toplayıp oraya doğru akmam gerekiyordu.

Zorlanıyordum.

Yoğunlaşmam gerekiyordu.

 Küçülüyor, ağırlaşıyordum.

Zaman içerisinde sıkışıyor, belirginleşiyordum.

Bu çekim, bu arzu, bu sevgi belki de aşk gittikçe güçleniyordu..


Ben olana, olmak istediğime yaklaştıkça sakinleyip durulacağıma coşkum artıyordu.


Babamın kokusu, annemin kahkahası beni benden alıyordu.


Oooo... çok çok hızlı ilerlemeğe başladık. Adeta bir vortexin içindeyiz. Çok yoğun ve hızlı bir şekilde akıyoruz, dönüyoruz.

Bir birleşme bütünleşme oluyor.

Her şey benim havsalamın dışında gerçekleşiyor ve ben hiç bir şeyi anlamlandıramıyorum.

Küçücük kaldım. Mikroncuk.

Bir hücreyim.

Ve biliyorum ki; şu an evrenin tüm bilgisine sahibim, hatta varoluşun bütün kadim sırrı bende.





Oh.. sonunda yerimi buldum. O yumuşacık, loş ortam. Ne kadar da sıcak ve güvenli ve sevgi dolu.

Anne karnı.

Gerisini sanırım biliyorsunuz. Biyoloji kitapları yazıyor.

Ancak merak ediyorum, beni çeken ne idi?

Renkler, denizin serin sonsuzluğu, gök mavisi, toprak sarısı, zeytin acısı, crimson allizarin, limon asidinin ekşisi, sevgilimin kokusu, kızımın gözleri, eller, sohbetler, yaşam.

Bildiğiniz dünya, bizim hayatımız, sosyetenin yaptırımları, ekonominin iniş ve yükselişleri, politikacıların şaklabanlıkları..

Burda her şey daha ağır ve yoğun, yaşamın içinden, deneyimler, neşeler, hüzünlerim, acı, mutluluk, yollar, hisler, görünenler, ayrılıklar, bilinmezler..


Artık güneş benim alnımdan doğuyor.

Tüm bu yarı küreyi aydınlatırken beni de içine alıyor.

Taa ki yarına kadar.

Dünyanın diğer yarısında ki insanlarına da tek tek dokunuyor, kıtalarının topraklarını
yalıyor, okyanusların en derin noktalarına sızıyor ve tekrar bana doğuyor.


Göz açıp kapayıncaya kadar, bir ömür..






iris

Eylül.2013
Torba. Bodrum