13 Eylül 2013 Cuma
BEN
Yokluğun içinde, mutlak boşlukta nasıl kıpırdanmaya başladığımı tam olarak hatırlamıyorum.
Sadece dalgalar halinde akıyordum ve çok büyük zevk alıyordum. Yakınlarımda benimle aynı hislerle dalgalananlar vardı.
Hemencecik birbirimizi bulduk ve beraberce salınmaya başladık.
Son derece gevşek, yumuşak, yavaş yavaş salınan bir bulut oluşturmuştuk. Sevinç içindeydik, adeta oyun oynuyor, dans ediyorduk.
Zaman, yüzyıllar ve yüzyıllar boyu bu şekilde, nereden nereye savrulduğumuzu bilemeden aktı geçti.
Sanırım gittikçe genişliyorduk.
Sınırlarımı bilemediğim zamanın birinde, dikkatimin özellikle bir yöne doğru çekildiğini hissettim.
Beni bu yöne yönelten, müthiş bir arzuyla kendine doğru çeken neydi, şu an hatırlamıyorum.
Sadece tüm gücümü toplayıp oraya doğru akmam gerekiyordu.
Zorlanıyordum.
Yoğunlaşmam gerekiyordu.
Küçülüyor, ağırlaşıyordum.
Zaman içerisinde sıkışıyor, belirginleşiyordum.
Bu çekim, bu arzu, bu sevgi belki de aşk gittikçe güçleniyordu..
Ben olana, olmak istediğime yaklaştıkça sakinleyip durulacağıma coşkum artıyordu.
Babamın kokusu, annemin kahkahası beni benden alıyordu.
Oooo... çok çok hızlı ilerlemeğe başladık. Adeta bir vortexin içindeyiz. Çok yoğun ve hızlı bir şekilde akıyoruz, dönüyoruz.
Bir birleşme bütünleşme oluyor.
Her şey benim havsalamın dışında gerçekleşiyor ve ben hiç bir şeyi anlamlandıramıyorum.
Küçücük kaldım. Mikroncuk.
Bir hücreyim.
Ve biliyorum ki; şu an evrenin tüm bilgisine sahibim, hatta varoluşun bütün kadim sırrı bende.
Oh.. sonunda yerimi buldum. O yumuşacık, loş ortam. Ne kadar da sıcak ve güvenli ve sevgi dolu.
Anne karnı.
Gerisini sanırım biliyorsunuz. Biyoloji kitapları yazıyor.
Ancak merak ediyorum, beni çeken ne idi?
Renkler, denizin serin sonsuzluğu, gök mavisi, toprak sarısı, zeytin acısı, crimson allizarin, limon asidinin ekşisi, sevgilimin kokusu, kızımın gözleri, eller, sohbetler, yaşam.
Bildiğiniz dünya, bizim hayatımız, sosyetenin yaptırımları, ekonominin iniş ve yükselişleri, politikacıların şaklabanlıkları..
Burda her şey daha ağır ve yoğun, yaşamın içinden, deneyimler, neşeler, hüzünlerim, acı, mutluluk, yollar, hisler, görünenler, ayrılıklar, bilinmezler..
Artık güneş benim alnımdan doğuyor.
Tüm bu yarı küreyi aydınlatırken beni de içine alıyor.
Taa ki yarına kadar.
Dünyanın diğer yarısında ki insanlarına da tek tek dokunuyor, kıtalarının topraklarını
yalıyor, okyanusların en derin noktalarına sızıyor ve tekrar bana doğuyor.
Göz açıp kapayıncaya kadar, bir ömür..
iris
Eylül.2013
Torba. Bodrum
6 Nisan 2013 Cumartesi
Kurtlarla Koşan Kadınlar
Kurtlarla Koşan Kadınlar
Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit ve Öyküler
Clarissa P. Estes
Bu kitabın önerilmiş olması ve onu okuyor olmam bana bir
armağan. Değişik bir bakış açısı, hiç duymadığım öyküler ve mitler, kadın
olmanın bin bir yüzü, karakteri, psikolojisi ve daha bir dolu şaşırtan
ifadeler, gizem hepsi bir arada. Kitabın başındayım ve çok hızla okuyabileceğim
bir kitap değil. Belki de hep bir başucu kitabı olarak kalacak hatta kalması
gerekli. Kitabın hayatıma renk, heyecan, merak, mutluluk getirdiğini söylemeden
geçemeyeceğim. Meğer uzun zamandır böyle bir kitabın özlemini duyuyormuşum J
Kitabın, benim için değerli olmasının diğer sebebi de vahşi
kadının/doğal kadının güçlerinden söz etmesi.
Bir süredir bir seramik atölyesine gidiyorum ve kendim için
ufak seramik heykeller yapıyorum. Yoga yapmak, seramik yapmak, toprakla
uğraşmak benim için evrenle bir buluşma bütünleşme niteliğinde. Bu kitaptan da etkilenerek
son yaptığım ufak bir heykel var, tabii ki bir kadın ve omzunda kocaman gerçek
bir kemik taşıyor.
MAVİSAKAL hikâyesi, kadının içsel dünyasının ürkütüldüğü,
kıstırıldığı veya çıkmaza sokulduğu zamanlarda başvurulacak çarelerden söz
ediyor. İnsanın kendisine, ailesine, uğraşlarına ve hayatın her yönüne dair
soru sorma yeteneğini açığa çıkartıyor. Zamanla kadın, her şeyi yoklayan, bir
şeyin ne olduğunu bulmak için her yere burnunu sokan vahşi yaratıklar gibi en
derin ve en karanlık sorularına doğru yanıtlar arıyor. Ona saldıran güçleri
söküp atmakla ve kendisine karşı kullanılmış olan güçleri tersine çevirmekle özgürleşiyor.
İşte Vahşi Kadın bu şekilde anlatılıyor.
Kitapta sayfa 79 da Kadınların Düşlerindeki Karanlık Adam
diye bir bölüm var. Nerdeyse tüm kadınlar böyle bir rüya görür diyerek
anlatılan hikâye, yaklaşık 5 sene önce yaşadığım rüyayı anımsattı. Evim ve işim
bana en konforlu hallerini sunarlarken, artık bu şehirde çok kaldım ve kendi
adıma yeni bir şey olmuyor diyerek, aniden şehir değiştirdim. Bu değişikliği
yaparken de yanıma eskiye ait tek bir şey bile almadım. Tabii yeni hayatımı
ayarlamak, oturtmak, alışmak bir süre aldı. Bu sürenin tam da en başında,
tamamen farklı bir yerde, yalnız başıma uyurken, o korkunç rüyayı gördüm ve bedenim
çılgın tepkiler vererek uyandım. Kendime gelmem için çaba harcamam gerekti.
Şimdi bu kitabı okurken o rüyanın ne demek olduğunu anlayabiliyorum. O gün
rüyayı anlamlandıramamış olsam da, hayatımda bir dolu değişim tetiklendi ve
değişimler gerçekleşti…. Hala da bu süreç devam ediyor. Umarım hep de devam
eder. Kitapta bu tür rüyalar için, ‘İnsanı, yeni bir bilme ve oluş tarzına
geçmeğe hazırlayan bir kanal yaratır.’ yorumu yapılıyor. Ben, bu gün hayatımın
akışının değişmesinden dolayı hayata müteşekkirim.
BİLGE VASALİSA; Vasalisa, kadınların sezgi gücünün
kutsanmasının anneden kıza, bir kuşaktan diğerine miras bırakılması ile ilgili
bir öyküdür. Bu masalda psişenin tamamlaması için dokuz ödevden söz edilir.
Bunlardan *birincisi, fazla iyi annenin ölmesine izin vermektir. Bu
gerçekleşince içimizden yeni kadın doğar. İyi anne ile olmak güzel ve
rahatlatıcı olabilir ama o içimizdeki en canlı enerjilerin açığa çıkmasını
engeller. Ayrıca, iyi olmanın, şirin olmanın, nazik olmanın, hayatın şakımasını
sağlamayacağını keşfetmek, bu da *ikinci ödevdir. Yani kaba gölgenin meydana
çıkarılması. Nazik olmak, başkalarının hoşuna gitmek adına, kendisi olmamaya
razı olmaktır.
*Üçüncü ödev; karanlıkta yolunu bulmaktır. Bunun anlamı,
içgüdülerine güvenerek iç dünyanın derinlerine gitmeğe cesaret göstermek.
Gerçek ruh gücünü yaşamak. Bilinç dışına giden yolda duyarlılık geliştirmek.
İçsel duyumlara güvenmek. Sezgiyi beslemek. Cahil bakirenin biraz daha ölmesine
izin vermek. Gücü sezgilere aktarmak. Ve bu sezgisel gücün kadından kadına
nesilden nesile akmasını sağlamak.
*Dördüncü ödev; Vahşi cadıyla yüzleşmek. Tek düze hayat,
psişede ışıksızlığa neden olmaktadır. Bu zamanlarda vahşi ormana gidip kötü
kadını bulmak gerekebilir. Vahşi olan ürkütücüdür ve güçlüdür. Gücü ele
geçirmek için güçlünün karşısında ayakta durmak gerekir. Kadınların fazla nazik
uyumlu şirin taraflarına karşın, vahşi doğa sözcüğü gibi ‘cadı’ olarak anılan
kadınların güçlü taraflarını da ortaya çıkarmaları gerekmektedir. Bu vahşi güç
kadınları da erkekleri de korkutabilir ancak ona tahammül etmeği öğrenebiliriz.
Güçlü olmak, vahşi doğayla iç içe hayat sürebilmek, öğrenebilmek,
bildiklerimize katlanabilmek anlamına gelir. Yalın gerçeği görmek gibidir.
Dayanmak ve yaşamak anlamına gelir.
*Beşinci ödev akıldışı olana hizmet etmek; vahşi güçle
birlikte kalmak yani onu tanımak anlamına gelir. Gücü tanımak. İçsel arınma
güçlerini tanımak. Tasnif etmek, enerji ve fikirler üretmek, beslemek. Hem
ölümü hem yenilenmeyi öğrenmek. Vasalisa’nın ödevlerinden kadınların sürekli
yapması gereken döngülerini anlarız; düşünceleri temizlemek, değerlerini
yenilemek, psişeyi ıvır zıvırdan arındırmak, benliği süpürmek, düşünce ve duygu
hallerini temiz tutmak. Yaratıcı hayatın altına kalıcı ateş yakmak ve özellikle
kendisiyle vahşi doğa arasındaki ilişkiyi beslemek ve bu amaçla bir yığın
yaşantıyı pişirmek. Fikirleri pişirmek. Tefekküre, meditasyona, inzivaya zaman
ayırmak böylece vahşi doğanın serpilip gelişmesine yol açmak. Ve tüm bunları
tutku ile yapmak.
*Altıncı ödev; bunu şundan ayırmak, elimizde çözüme dair çok
bir şey olmadığı zamanlar, onu bırakıp/ bazen uykuya yatıp bazen düş görürken/
malzemeleri ayıklamak, olguları sınıflamak ve çözüme ulaşmaktır. Ve bu özelliğe
güvenmek vahşi doğanın bir parçasıdır.
*Yedinci ödev; gizemleri sormak. Hayat/ölüm/hayat doğasını
ve onun nasıl işlediğini sorgulamak. Vahşi doğanın tüm unsurlarını
anlayabilmek.
* Sekizinci ödev; Dört ayaküstünde durmak için başkalarını
görmeğe ve etkilemeğe dönük büyük gücü yüklenmek ve hayat koşullarına bu yeni
ışıktan bakmak ile ilgilidir. Atalarımızdan gelen bilgeliği hayatımız boyunca
yanımızda taşımamız öğütlenir. Bilgelik kafatasında, bilgi kalçalardadır. Tüm
bu sezgiler erginleşmemizi sağlar.
*Dokuzuncu ödev; gölgeye yeni bir yol vermekle ilgilidir.
Kendi psişesinin negatif gölgesini ve dış dünyadaki kişi ve olayları negatif
yönlerini tanımak ve bunlara tepki göstermek için keskin görüşe sahip olmaktır.
Ve bu negatif yönleri yeniden dönüştürerek biçimlendirmektir. Olumsuza sürekli
bakmak yani onu sürekli bilinçte tutmak onun kurumasına neden olur.
Sezgisini ve güçlerini eline alan kadın bu fazla güçten
korkar. Bu normaldir. Ama doğaüstü ses devam etmesini söyler. Ve kadın bunu
yapabilecek güçtedir.
Tohumun pislikten ayrılması gerekmektedir. Bunu yapmanın en
güvenli yolu da, bize el ederek çağıran şeyler ile ruhumuzdan seslenen şeyler
arasında yapacağımız ayrımdır.
Vahşi kadın cesaret eden, yaratan ve yıkandır. Yaratıcı
tanrıça, yapar, biçimlendirir, hayat üfler, soluksuz kalındığında da ruhu
teslim almak için orada bulunur. Doğa izin istemez.
VAHŞİ ADAM İÇİN İLAHİ: MANAWEE; Bu öykü de vahşi kadına eş
olabilecek erkekten söz ediliyor. Kadının içindeki iki güçlü dişil kuvvet
anlatılıyor. Bir dış varlık, bir de görülmeyen hızla ortaya çıkıp ani kaybolan
diğer varlık. Bu diğer varlık arkasında bir duygu, şaşırtıcı bir iz veya
kendine öz bir bilgelik bırakır. Kadın doğasında birbirine zıt gibi görünen ama
birbirine bitiştirilmiş ikili unsurlar vardır. İkiliğin gücü büyüktür ve
herhangi bir yanın ihmal edilmemesi gerekir. İkiliğin doğasında ölüm ve yaşam
beraberdir. Aslında dışarıda olan aynı zaman da içerdedir. Vahşi adam buna
bakabilmelidir. Hem vahşi adam hem de vahşi kadın buna dayanabilir ve bu sayede
birlikte değişime uğrarlar
İSKELET KADIN; Burada, sevginin hayat/ölüm/hayat doğasını
anlamak ve onunla yüzleşmek anlatılıyor. Kurtları gözlemlemek ve onların
doğasında birbirlerine bağlılığın derinliğini fark etmek önemlidir. Kurtlarda
içgüdüsel sadakat vardır. Bizler ilişkilerimizde bunu yaşatmak isteriz ancak
sorunlar yaşarız. Hâlbuki Hayat/Ölüm/Hayat doğası içinde canlanma, çöküş, ölüm
ve her zaman sonunda bir yeniden canlanma vardır. Bu doğanın dönüştürücü gücüdür.
Bu güce olan inancı asla kaybetmemek gerekir. İnanç kaybolunca korku başlar.
Ve hikâyeler, masallar, arketipler, söylemler, sohbetler
böylece akıp gidiyor. Tıpkı hayatlar gibi her şey akıp gidiyor. Kitap da devam
ediyor. İlerleyen bölümler de bedenimizden söz ediliyor. Deniyor ki; ‘Beden çok
dilli bir varlıktır. Rengi ve ısısıyla, tanımanın heyecanıyla, sevginin
parıltısıyla, acının külüyle, uyarılmanın ateşiyle, inançsızlığın soğukluğuyla
konuşur. Kimi zaman iki yana salınarak, kimi zaman titreyerek, kimi zaman küçük
adımlar atarak aralıksız süren ufak danslarla konuşur. Kalbim hoplamasıyla,
şevkin azalmasıyla, kaygının bastırılmasıyla ve umudun yükselişiyle konuşur.
Beden anımsar, kemikler anımsar, eklemler anımsar, hatta küçük parmak anımsar.
Bellek, hücrelere resimler ve duygular şeklinde yerleşmiştir. Suyla dolu bir
sünger gibi, etin sıkıştırıldığı, burulduğu, hatta ona hafifçe dokunulduğu her
yerde, bir anı nehir gibi taşarak dışarı çıkar.’ S. 224–225
Kitabı okumaya devam ediyorum, büyük bir şevkle tıpkı yaşam
da olduğu gibi. Yaşamı da bu vesileyle daha bir merakla, heyecanla,
farkındalıkla belki biraz daha masumiyetle karşılamayı istiyorum ve diliyorum.
Sevgiyle ve coşkuyla…
İris Noyan Pala
İstanbul.2013
öfkeliyim
Evin altında bir mahzen var. Taş duvarlı, loş, rutubetli.
Depo olarak kullanılıyor. İçinde de ayrıca iki tonluk su deposu.
Arada sular kesiliyor. Borulardan sular geri çekiliyor.
Müthiş gürültü çıkıyor, sular boruların içinde girdap yapıyor. Sonra sular geri
geliyor. Gene gürültüler çıkıyor. Bu sefer su tazyik yapıyor ve gayzer suları
gibi fışkırıyor.
Mahzen sular altında kalmış. Duvarda çakılı raflar yerinden
oynamış. Tüm bardaklar yerlere düşmüş, her taraf cam kırıkları.
Ben öfkeliyim.
Bedenimin mahzenini sular basmış. Duygular karışık, gel-git
ler, girdaplar yaşatıyor. İçimin çekmeceleri açılıyor, rafları dökülüyor,
rüzgârları esiyor, camları kırılıyor.
Değişim/dönüşüm zamanı mı?
Ben kızgın bedenime bakıyorum.
iris
1.Nisan.2013
4 Nisan 2013 Perşembe
Lucy
Lucy doğanın içinden bir kadın. Belki de dünyanın ilk
annesi. Bu durumdan kendinin bile haberi yok. Doğanın içinde, hayvanlarla
birlikte yaşıyor. Hayatı bilmek için önündeki tek rehber doğayı izlemek. Doğada
ki hayvanların eş bulması, sevişmesi, hamile kalması, doğurması ve yavrularını
yaşama hazırlanıp tekrara doğaya salması, aslında Lucy’nin hayatının bir
parçası.
Lucy belki de doğada olan her şeyi zaten biliyor. Kendiliğinden.
İçgüdüsel olarak.
Lucy’nin erkeğini isteyerek seçtiğine eminim. Çocuğuna en
iyi özellikleri verecek, kendisine en güvenli ortamı sağlayacak, onları hiç aç
bırakmayacak, tehlikelerden koruyacak, hep sevecek bir erkek. Lucy’ye iyi bir
eş, çocuğuna en güzel baba. Âşık.
Erkeğini beğenen kadın onunla tutkulu bir ilişkiye giriyor. Sevişiyor
ve tabii ki gebe kalıyor.
Lucy’nin daha önce tecrübe etmediği, tanımadığı upuzun bir
gebelik süreci başlıyor.
Onun tüm dikkati kendisinde ve çevresinde. Kendi
isteklerini, arzu ve korkularını çok iyi tanıyor.
Kendi doğasına dönük bir kadının bedenindeki değişiklikleri
anlamamasına imkân yok. Hayata karşı bu hassasiyet ve güven ayrıca hayatın ona
getirdiklerini derin bir tefekkürle kabul etme, zaten onun hayatını olması
gerektiği gibi yaşamasına neden oluyor.
Zaman içinde bedeninde olan değişimlere hayret ve merakla
yaklaşıyor. Zihnini düşüncelerle doldurmamış olduğu için olmakta olana
sakinlikle yaklaşabiliyor. Acı, tehlike, hatta ölüm bile ona ıstırap
yaratmıyor. Her şey doğanın bir parçası.
Gittikçe büyüyen karnı, ağırlaşması, bedenen belki de ruhen
zorlanması O’nu yıldırmıyor, tam tersine her yeni duruma uyumlanmak için
çareler aramasına neden oluyor.
Suyu keşfediyor. Suyun ılık temasını, bedenini okşamasını,
onu ve bebeğini rahatlatmasını farkediyor.
Belki de Lucy suda doğurmayı seçecek. Suda doğurmaktan zevk
alacak ve su da ona tüm nimetlerini sunacak. Sancılarına destek olacak, onu ve
bebeğini temizleyecek, arındıracak.
Doğum sırasında bebek suyun içinden kayacak, anne ile
temasını hiç kaybetmeden annesinin içten tanıdığı karnının üstüne gelecek,
yakından bildiği anne kalbinin ritmini duyarak, onun rehberliğinde annesini
hissedecek, doğrudan yukarı memeye yönelenecek ve kaçınılmaz olarak annesini emmeye
başlayacak.
Buna teslim olamayan bir anne düşünemiyorum. Anne memesi de
bebeğine en güzel en besleyici sütlerini verecek. Bebek annesinin gözlerini
görecek, babasının kokusunu duyacak.
Lucy ve bebeği bir bütün, birbirlerinden ayrılmalarına imkân
yok. Doğa Ana’da onlarla beraber.
Hoş geldin dünyanın ilk bebeği Happy.
Seninle dünyaya mutluluk ve barış gelsin.
Dünyanın buna ihtiyacı var.
iris
İstanbul. Ocak.2013
23 Ocak 2013 Çarşamba
Suyum Ben
Suyum Ben.
Annem ve babam havanın birer elementi. Oksijen ve hidrojen. Günün
birinde aniden çakan bir şimşek, belki basınç değişmesi veya şiddetli ısı
düşmesi sonucunda oluşmuşum.
Ve dünya üzerine düşmüşüm.
Yağmurum ben. Tonlarca m3 su ile birlikte inmişim yeryüzüne.
Aslında şekilsizim.
Belki da ben bir su damlasıyım.
Şuurumun açık ve net olduğunu söyleyemem. Bilincim kim bilir
nerelerde? Ama duygularım var. Hissedebiliyorum. Dünyanın çeşitli ülkelerine,
kıtalarına, denizlerine oradan da okyanuslarına yolculuk yapıyorum. Bu
yolculuklar süresince farkındalığım arttı mı, pek anlayamadım. Belki zaman
zaman, azıcık da olsa aydınlanma anları yaşamışımdır.
Yeryüzüne indikten sonra, tekrar buhar olup yükseldim,
değişime uğrayıp yağmur oldum. Ve tekrar yağmur olup yeryüzüne düştüm. Bu döngüyü
defalarca ve defalarca yaşadım. Duygularım hep bu döngüleri yaşarken açığa
çıktı. Şuur açılmaları, bilinç sıçramaları hep bu seyahatlerimde oluştu. Hiçbir
şey boşa olmadı.
Aslına bakarsanız tüm bu olanların ne anlama geldiğini
bilmem imkânsız. Sadece şunu söyleyebilirim ki; ancak yaşayan bilebiliyor.
Kimi kez bir şehrin üstüne yağdım. Asfaltları dövdüm,
kaldırım taşlarına düştüm, beton binalara çarptım, paralandım, arabaların,
camların üstünden kaydım, sıcak evlerin içine sızdım. Mutlu mutsuz insanları
hissettim. Farklı, değişik tiplerle karşılaştım, ilişkileri gördüm. Bunların
hepsini yaşadım. Hayat anlatılamayacak kadar çarpıcı.
Kimi kez de çorak bozkırlara düştüm. Kar olup dağlara,
ormanlara yağdım. Buz olup dondum. Sonsuz denizlere düşüp, sulara karıştım. Toprağa
yağdım, dereler boyu aktım. Ve akmak çok çok heyecanlıydı.. Havanın kokusunu,
doğanın bereketini yağmur olup taşımak mucize gibiydi.
Damla olup suya karışmak. Suyun içinde kendinden geçmek,
kaybolmak, sınırlarını yitirmek güzel ancak kaçınılmaz sonum oldu.
Bazen de öyle bir kargaşa içinde buluyordum ki kendimi ne
olduğunu bile anlayamıyordum. Her şey son derece ani oluyor, bir o kadar da
şiddetle ve çabucak gelişiyordu. Girdaplar içinde kaybolup, kütleler halinde
yere iniyorduk. Ve tabii ki felaketlere sebep oluyorduk. İnanın bu zamanlarda
ne yapılabilir, bu felaketlerden nasıl kurtulunabilir hiçbir fikrim olamadı.
Ben de an içinde ne olup bittiğini bilemeden, anlayamadan gürleyip gittim.
Geride bıraktığım yıkıntılardan da beter durumda kaldım. Amansız hallere
düştüm.
Sonunda anladım ki ben en çok toprakla buluşmayı seviyorum.
Çünkü toprağa ihtiyacım var. Önce kuru toprağa yanaşıyorum ve dokunuyorum.
Sonra yavaş yavaş onun içine sızıyorum. İçine doğru sızdıkça önce rengini sonra
ısısını değiştiriyorum. Coştukça coşuyor, karıştıkça kayboluyor, genişledikçe
bütünleşiyorum.
Toprağın da kokusu artıyor, yayıldıkça yayılıyor. Ben yağmak,
yağdıkça çoğalmak, en derinlere inmek, toprağı suya doyurmak, kaybolup gitmek
istiyorum. Toprak da genişliyor, besleniyor ve bereketini arttırıyor. Beni
kabul ediyor.. Doruğa ulaşıyoruz.
Şimdi Toprak Ana en verimli döneminde. Çünkü doğurgan.
Topraktan ayrılmak istemiyorum. Ben onsuz şekilsiz, şuursuz,
bir o kadar da yalnızım. Bu durum canımı sıkıyor.
Büyük sulara karışmak, kendini kaybetmek çok coşkulu. Ancak toprağa
inmek, toprak aralarına sızmak istiyorum. Toprak ana beni içine alsın, ana
rahminde ki gibi kucaklasın istiyorum. Toprağın ana rahminde kendimi çok
güvende hissediyorum. Tek kalp gibi atıyormuşçasına orada olmak, alabildiğine
dingin kalmak, anlatılmaz huzur verici. Ancak gün gelip de toprak ana rahminden
bana bir yol açıp, yol boyunca akıp gitmeme izin verirse, işte o an da sanki
benim için başka bir yaşam başlıyor. Dere tepe akıp gitmek, atlaya zıplaya,
kafamı taşlarda vura yara ilerlemek, düşüp kalkmak işte yaşamın taa kendisi
diye düşünüyorum. Bu arada da çiçekler, böcekler, balıklar, kuşlar, yırtıcılar,
tanıdıklar, bilinmeyenler yaşamın ayrı birer anlamı.
Elbette bunun böyle sürmeyeceğini biliyorum. Eninde sonunda,
akıp gidip denizlere karışacağım. Büyük akarsular bulacağım. Gün gelecek tekrar
buharlaşıp yükseleceğim. Ve yağmur olup yeryüzüne yağacağım.
Ve bu böyle sürüp gidecek.
Peki sonra..
Benden bu kadar
Sonrasını bilemiyorum.
.
iris
Ankara. Ocak 2013
7 Ocak 2013 Pazartesi
ANKARA
Ankara’da güneşin batışını gördüm. Önce sarı altın renginden
bakıra doğru değişti sonra her taraf kıpkızıl oldu. Birazdan da mavi gri
lacivert bulutlar bu duruma eşlik etti. Tam da mesai bitim saati Ulus’tan
geçiyordum. Gençlik parkının arkasından gün batımı, Anıttepe’den, Çankaya’dan,
Oran’dan, İncek’ten. Türkiye’nin en güzel gün batımları bu kette diye
düşünüyorum.
18 sene Hülya sokakta oturdum. 3 üncü kat olmasına rağmen
asma ve üzüm salkımları ile kaplı balkonumuzdan en şahane günbatımlarını seyrettim.
Her gün, yaz kış, baharlarda renk renk, çeşit çeşit güneşin batışını gördüm.
İlkokulu, liseyi bu şehirde bitirdim. Üniversiteye Ankara’da
gittim. Evlendim. Kızım oldu. Çalıştım. Kaç mesai bitirdim.
60 ihtilalini Kızılay’daki evin penceresinden hangi çocuk
bakışı bilinciyle izledim hatırlamıyorum ama gözümü kapatarak yürüdüğüm
Kavaklıdere sokaklarını, kuğulu parkı çok net hatırlıyorum. Zamanla Kuğulu park
küçüldü, kavak ağaçları azaldı, cinnah caddesi farklılaştı ve Çankaya’ya giden
yolların çehresi değişti. Ankara büyüdü, biz olmaktan çıktı. Ben küçüldüm, dar
alanlara sıkıştım. Sıkıldım. Beklide biraz küstüm.
Şimdi Ankara’da oturmuyorum.
Ankara’nın havası da serttir. Taviz vermez. Soğuğu
keskindir. Mevsimleri nettir. Baharları uzun sürer. Heyecanını birlikte
yaşarsınız. Gri binaları, sokakları vardır. Sarı gri Ankara taşından anıtları
heykelleri vardır. Güven parkı sizi karşılar. Bu şehir insana güven verir.
Sınırlarınız bellidir. Yüzünüzü ne tarafa dönerseniz dönün sırtınızı her zaman
yaslıyabileceyin bir Ankaralı vardır. Ata’nın çehresi gibidir.
İnsanı da tıpkı Ankara’ya benzer. Dik başlı, gururlu aynı
zamanda mağrur. Güven veren, sadık, dost. Uçarı değildir, sözleri havada
kalmaz, uçup gitmez, hatta adeta taşa yazılır. Bu nedenle arkadaşlıklar,
dostluklar hiç bitmez. Unutulmaz, bırakılmaz. Bir sokak köşesinden aniden bir
sıcak gülüşle karşınıza çıkar. Sessiz, renksiz sokakları sarı salon ışıklarıyla ve
arkadaş toplantılarıyla aydınlanır. Ayrılsanız bile sizi bırakmaz.
Vazgeçemezsiniz.
Bir baş şehrin tüm vaatlerini yerine getirir.
Güzel Ankara… Seni görmek ister her bahtı kara.
Hükümeti, devlet dairesi, askeri erkânı, fakülteleri,
hastaneleri hep bahtı karaların yolunu açmak içindir.
Başkenttir Ankara.
iris
Ankara. Ocak 2013
6 Aralık 2012 Perşembe
Yine Resim
Boya ve Renkse derdin
Figürün önemi yok.
Tamamlamaksa
Önce kendine bak.
Tesadüfler nereye kadar
Kontrol ne ölçüde
Her şey üst üste
Tekrar yok.
Başlangıçlar bitme noktasından
Gerisi sonsuzda.
Sevgili boşlukta
Ben bir
iris
Ekim. 2012
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
