6 Nisan 2013 Cumartesi

öfkeliyim







Evin altında bir mahzen var. Taş duvarlı, loş, rutubetli. Depo olarak kullanılıyor. İçinde de ayrıca iki tonluk su deposu.
Arada sular kesiliyor. Borulardan sular geri çekiliyor. Müthiş gürültü çıkıyor, sular boruların içinde girdap yapıyor. Sonra sular geri geliyor. Gene gürültüler çıkıyor. Bu sefer su tazyik yapıyor ve gayzer suları gibi fışkırıyor.
Mahzen sular altında kalmış. Duvarda çakılı raflar yerinden oynamış. Tüm bardaklar yerlere düşmüş, her taraf cam kırıkları.

Ben öfkeliyim.
Bedenimin mahzenini sular basmış. Duygular karışık, gel-git ler, girdaplar yaşatıyor. İçimin çekmeceleri açılıyor, rafları dökülüyor, rüzgârları esiyor, camları kırılıyor.

Değişim/dönüşüm zamanı mı?

Ben kızgın bedenime bakıyorum.



iris

1.Nisan.2013

4 Nisan 2013 Perşembe

Lucy





Lucy doğanın içinden bir kadın. Belki de dünyanın ilk annesi. Bu durumdan kendinin bile haberi yok. Doğanın içinde, hayvanlarla birlikte yaşıyor. Hayatı bilmek için önündeki tek rehber doğayı izlemek. Doğada ki hayvanların eş bulması, sevişmesi, hamile kalması, doğurması ve yavrularını yaşama hazırlanıp tekrara doğaya salması, aslında Lucy’nin hayatının bir parçası.
Lucy belki de doğada olan her şeyi zaten biliyor. Kendiliğinden. İçgüdüsel olarak.
Lucy’nin erkeğini isteyerek seçtiğine eminim. Çocuğuna en iyi özellikleri verecek, kendisine en güvenli ortamı sağlayacak, onları hiç aç bırakmayacak, tehlikelerden koruyacak, hep sevecek bir erkek. Lucy’ye iyi bir eş, çocuğuna en güzel baba. Âşık.
Erkeğini beğenen kadın onunla tutkulu bir ilişkiye giriyor. Sevişiyor ve tabii ki gebe kalıyor.
Lucy’nin daha önce tecrübe etmediği, tanımadığı upuzun bir gebelik süreci başlıyor.
Onun tüm dikkati kendisinde ve çevresinde. Kendi isteklerini, arzu ve korkularını çok iyi tanıyor.
Kendi doğasına dönük bir kadının bedenindeki değişiklikleri anlamamasına imkân yok. Hayata karşı bu hassasiyet ve güven ayrıca hayatın ona getirdiklerini derin bir tefekkürle kabul etme, zaten onun hayatını olması gerektiği gibi yaşamasına neden oluyor.
Zaman içinde bedeninde olan değişimlere hayret ve merakla yaklaşıyor. Zihnini düşüncelerle doldurmamış olduğu için olmakta olana sakinlikle yaklaşabiliyor. Acı, tehlike, hatta ölüm bile ona ıstırap yaratmıyor. Her şey doğanın bir parçası.
Gittikçe büyüyen karnı, ağırlaşması, bedenen belki de ruhen zorlanması O’nu yıldırmıyor, tam tersine her yeni duruma uyumlanmak için çareler aramasına neden oluyor.
Suyu keşfediyor. Suyun ılık temasını, bedenini okşamasını, onu ve bebeğini rahatlatmasını farkediyor.
Belki de Lucy suda doğurmayı seçecek. Suda doğurmaktan zevk alacak ve su da ona tüm nimetlerini sunacak. Sancılarına destek olacak, onu ve bebeğini temizleyecek, arındıracak.
Doğum sırasında bebek suyun içinden kayacak, anne ile temasını hiç kaybetmeden annesinin içten tanıdığı karnının üstüne gelecek, yakından bildiği anne kalbinin ritmini duyarak, onun rehberliğinde annesini hissedecek, doğrudan yukarı memeye yönelenecek ve kaçınılmaz olarak annesini emmeye başlayacak.
Buna teslim olamayan bir anne düşünemiyorum. Anne memesi de bebeğine en güzel en besleyici sütlerini verecek. Bebek annesinin gözlerini görecek, babasının kokusunu duyacak.
Lucy ve bebeği bir bütün, birbirlerinden ayrılmalarına imkân yok. Doğa Ana’da onlarla beraber.
Hoş geldin dünyanın ilk bebeği Happy.
Seninle dünyaya mutluluk ve barış gelsin.
Dünyanın buna ihtiyacı var.





iris
İstanbul. Ocak.2013


23 Ocak 2013 Çarşamba

Suyum Ben








Suyum Ben.
Annem ve babam havanın birer elementi. Oksijen ve hidrojen. Günün birinde aniden çakan bir şimşek, belki basınç değişmesi veya şiddetli ısı düşmesi sonucunda oluşmuşum.
Ve dünya üzerine düşmüşüm.

Yağmurum ben. Tonlarca m3 su ile birlikte inmişim yeryüzüne. Aslında şekilsizim.
Belki da ben bir su damlasıyım.

Şuurumun açık ve net olduğunu söyleyemem. Bilincim kim bilir nerelerde? Ama duygularım var. Hissedebiliyorum. Dünyanın çeşitli ülkelerine, kıtalarına, denizlerine oradan da okyanuslarına yolculuk yapıyorum. Bu yolculuklar süresince farkındalığım arttı mı, pek anlayamadım. Belki zaman zaman, azıcık da olsa aydınlanma anları yaşamışımdır.

Yeryüzüne indikten sonra, tekrar buhar olup yükseldim, değişime uğrayıp yağmur oldum. Ve tekrar yağmur olup yeryüzüne düştüm. Bu döngüyü defalarca ve defalarca yaşadım. Duygularım hep bu döngüleri yaşarken açığa çıktı. Şuur açılmaları, bilinç sıçramaları hep bu seyahatlerimde oluştu. Hiçbir şey boşa olmadı.

Aslına bakarsanız tüm bu olanların ne anlama geldiğini bilmem imkânsız. Sadece şunu söyleyebilirim ki; ancak yaşayan bilebiliyor.

Kimi kez bir şehrin üstüne yağdım. Asfaltları dövdüm, kaldırım taşlarına düştüm, beton binalara çarptım, paralandım, arabaların, camların üstünden kaydım, sıcak evlerin içine sızdım. Mutlu mutsuz insanları hissettim. Farklı, değişik tiplerle karşılaştım, ilişkileri gördüm. Bunların hepsini yaşadım. Hayat anlatılamayacak kadar çarpıcı.

Kimi kez de çorak bozkırlara düştüm. Kar olup dağlara, ormanlara yağdım. Buz olup dondum. Sonsuz denizlere düşüp, sulara karıştım. Toprağa yağdım, dereler boyu aktım. Ve akmak çok çok heyecanlıydı.. Havanın kokusunu, doğanın bereketini yağmur olup taşımak mucize gibiydi.

Damla olup suya karışmak. Suyun içinde kendinden geçmek, kaybolmak, sınırlarını yitirmek güzel ancak kaçınılmaz sonum oldu.

Bazen de öyle bir kargaşa içinde buluyordum ki kendimi ne olduğunu bile anlayamıyordum. Her şey son derece ani oluyor, bir o kadar da şiddetle ve çabucak gelişiyordu. Girdaplar içinde kaybolup, kütleler halinde yere iniyorduk. Ve tabii ki felaketlere sebep oluyorduk. İnanın bu zamanlarda ne yapılabilir, bu felaketlerden nasıl kurtulunabilir hiçbir fikrim olamadı. Ben de an içinde ne olup bittiğini bilemeden, anlayamadan gürleyip gittim. Geride bıraktığım yıkıntılardan da beter durumda kaldım. Amansız hallere düştüm.

Sonunda anladım ki ben en çok toprakla buluşmayı seviyorum. Çünkü toprağa ihtiyacım var. Önce kuru toprağa yanaşıyorum ve dokunuyorum. Sonra yavaş yavaş onun içine sızıyorum. İçine doğru sızdıkça önce rengini sonra ısısını değiştiriyorum. Coştukça coşuyor, karıştıkça kayboluyor, genişledikçe bütünleşiyorum.

Toprağın da kokusu artıyor, yayıldıkça yayılıyor. Ben yağmak, yağdıkça çoğalmak, en derinlere inmek, toprağı suya doyurmak, kaybolup gitmek istiyorum. Toprak da genişliyor,  besleniyor ve bereketini arttırıyor. Beni kabul ediyor.. Doruğa ulaşıyoruz.

Şimdi Toprak Ana en verimli döneminde. Çünkü doğurgan.

Topraktan ayrılmak istemiyorum. Ben onsuz şekilsiz, şuursuz, bir o kadar da yalnızım. Bu durum canımı sıkıyor.
Büyük sulara karışmak, kendini kaybetmek çok coşkulu. Ancak toprağa inmek, toprak aralarına sızmak istiyorum. Toprak ana beni içine alsın, ana rahminde ki gibi kucaklasın istiyorum. Toprağın ana rahminde kendimi çok güvende hissediyorum. Tek kalp gibi atıyormuşçasına orada olmak, alabildiğine dingin kalmak, anlatılmaz huzur verici. Ancak gün gelip de toprak ana rahminden bana bir yol açıp, yol boyunca akıp gitmeme izin verirse, işte o an da sanki benim için başka bir yaşam başlıyor. Dere tepe akıp gitmek, atlaya zıplaya, kafamı taşlarda vura yara ilerlemek, düşüp kalkmak işte yaşamın taa kendisi diye düşünüyorum. Bu arada da çiçekler, böcekler, balıklar, kuşlar, yırtıcılar, tanıdıklar, bilinmeyenler yaşamın ayrı birer anlamı.

Elbette bunun böyle sürmeyeceğini biliyorum. Eninde sonunda, akıp gidip denizlere karışacağım. Büyük akarsular bulacağım. Gün gelecek tekrar buharlaşıp yükseleceğim. Ve yağmur olup yeryüzüne yağacağım.
Ve bu böyle sürüp gidecek.
Peki sonra..
Benden bu kadar
Sonrasını bilemiyorum.
.




iris

Ankara. Ocak 2013 

7 Ocak 2013 Pazartesi

ANKARA





Ankara’da güneşin batışını gördüm. Önce sarı altın renginden bakıra doğru değişti sonra her taraf kıpkızıl oldu. Birazdan da mavi gri lacivert bulutlar bu duruma eşlik etti. Tam da mesai bitim saati Ulus’tan geçiyordum. Gençlik parkının arkasından gün batımı, Anıttepe’den, Çankaya’dan, Oran’dan, İncek’ten. Türkiye’nin en güzel gün batımları bu kette diye düşünüyorum.
18 sene Hülya sokakta oturdum. 3 üncü kat olmasına rağmen asma ve üzüm salkımları ile kaplı balkonumuzdan en şahane günbatımlarını seyrettim. Her gün, yaz kış, baharlarda renk renk, çeşit çeşit güneşin batışını gördüm.
İlkokulu, liseyi bu şehirde bitirdim. Üniversiteye Ankara’da gittim. Evlendim. Kızım oldu. Çalıştım. Kaç mesai bitirdim.

60 ihtilalini Kızılay’daki evin penceresinden hangi çocuk bakışı bilinciyle izledim hatırlamıyorum ama gözümü kapatarak yürüdüğüm Kavaklıdere sokaklarını, kuğulu parkı çok net hatırlıyorum. Zamanla Kuğulu park küçüldü, kavak ağaçları azaldı, cinnah caddesi farklılaştı ve Çankaya’ya giden yolların çehresi değişti. Ankara büyüdü, biz olmaktan çıktı. Ben küçüldüm, dar alanlara sıkıştım. Sıkıldım. Beklide biraz küstüm.

Şimdi Ankara’da oturmuyorum.

Ankara’nın havası da serttir. Taviz vermez. Soğuğu keskindir. Mevsimleri nettir. Baharları uzun sürer. Heyecanını birlikte yaşarsınız. Gri binaları, sokakları vardır. Sarı gri Ankara taşından anıtları heykelleri vardır. Güven parkı sizi karşılar. Bu şehir insana güven verir. Sınırlarınız bellidir. Yüzünüzü ne tarafa dönerseniz dönün sırtınızı her zaman yaslıyabileceyin bir Ankaralı vardır. Ata’nın çehresi gibidir.

İnsanı da tıpkı Ankara’ya benzer. Dik başlı, gururlu aynı zamanda mağrur. Güven veren, sadık, dost. Uçarı değildir, sözleri havada kalmaz, uçup gitmez, hatta adeta taşa yazılır. Bu nedenle arkadaşlıklar, dostluklar hiç bitmez. Unutulmaz, bırakılmaz. Bir sokak köşesinden aniden bir sıcak gülüşle karşınıza çıkar. Sessiz,  renksiz sokakları sarı salon ışıklarıyla ve arkadaş toplantılarıyla aydınlanır. Ayrılsanız bile sizi bırakmaz. Vazgeçemezsiniz.

Bir baş şehrin tüm vaatlerini yerine getirir.

Güzel Ankara… Seni görmek ister her bahtı kara.

Hükümeti, devlet dairesi, askeri erkânı, fakülteleri, hastaneleri hep bahtı karaların yolunu açmak içindir.

Başkenttir Ankara.




iris
Ankara. Ocak 2013

6 Aralık 2012 Perşembe

Yine Resim





Boya ve Renkse derdin
Figürün önemi yok.

Tamamlamaksa
Önce kendine bak.

Tesadüfler nereye kadar
Kontrol ne ölçüde

Her şey üst üste
Tekrar yok.

Başlangıçlar bitme noktasından
Gerisi sonsuzda.

Sevgili boşlukta
Ben bir





iris

Ekim. 2012

28 Kasım 2012 Çarşamba

CRİMSON ALİZARİN




 

Kalçalarımdan kasıklarıma oradan mideme ve kalbime doğru fışkıran crimzon alizarin. Her tarafa dağıldı, yayıldı, sıçradı. Temizlemek isteyen kim?

Beni boğazlayan, gırtlağıma dolan, tıkayan prussian mavi. Ne nefes alabiliyorum, ne de konuşabiliyorum.

Neyse ki aradan parlayan, az biraz yaşama izin veren violet. Beni biraz yatıştıran, sakinleten mor.

Sınırlı tuvallerin sıkışıklığı. Ardından girdaplar, kurallar ve söylenenler ve öğretilenler.

Resmin beğenilmesi için, resmin resim olması için; renkler mutlaka karıştırılmalı, ton üstüne ton kullanılmalı, ritim, uyum, doku, espas, perspektif. Saçlar şu şekilde, kıyafetler bu şekilde yerleşmeli, doğru yerde olmalı. Etik kurallar, adap, örf, adet, sofrada bıçak daima sağa konur. Terbiyeli ol. Teşekkür et. Yerinde özür dilemeği bil.

Hah… Kurallar olmasa ne olurdu? Ben düşünemedim. Bilemem.

Hep bedenim aracılığı ile hayata dâhil olmak, yaşamak, hayatın üstesinden gelmek beni mutlu etti. Kendimi bedenimden buldum. İfademi bedenimden yarattım.

Şu anda belki bunları yazabiliyorum ama hislerimi, düşüncelerimi, kelimeler ve sözler üzerinden söylemek beni hep zorladı. Başarılı olamadım. Onca resmi de bu nedenden ötürü yapabildim. Onca işin üstesinden gelebildim. Hayatımı, işimi, uğraşlarımı yaratabildim.

Beni rahat bırakmayan tüm duygular ellerimle ifade bulup gözlerimden fışkırdılar.

Şimdi daha mutluyum. Doğaya daha yakın yaşıyorum.

 

 

 

 

iris

Torba. Kasım.2012

7 Kasım 2012 Çarşamba

KAYRAKTAŞI ile SAKIZAĞACI






Ben yüzlerce yıl öncesinden geliyorum. Ana rahmim sığ denizler. Tortul kalkerin çökelmesi ilk oluşumum. Değişmem için çok uzun süreler gerekti. Volkanik lavlar olmasaydı kristalize olamazdım. Bu değişimime metamorfoz deniyor.

Ben Kayraktaşı’yım. Evim, Muğla iline bağlı Yalıçiftlik Beldesi, Alazeytin Köyü. Yaşımı söylemek zor. Sarı-turuncudan gri-siyaha kadar değişen renklerim var. Bedenim katman, katman. Arada çatlaklar oluşmuş. Bedenim de yer, yer bitki fosillerine de rastlayabilirsiniz. Ruhum ise yüzyılların bilgeliğine sahip.

Bir yönden çok güçlüyüm, bir yönden ise çok zayıf. Aslında, bu sessiz ve ağırbaşlı halimle insanların gönlünü kazandım. İnsanlara yakın olmak çok hoşuma gidiyor.

Taş ustaları, dostlarım. Onlar bana değer kazandırıyor. Taş ocaklarında çalışanlar ise genelde çilekeş gençler, emeklerinin ise karşılığı pek yok.

İşim, ev olmak, yola döşenmek, alabildiğine yerlere serilmek, iç mekân süslemek, bahçe duvarları, setler bensiz düşünülemez.

Serin, sır vermez, su geçirmezim. Doğal, dayanıklı ve güzelim. Ben doğadan bir armağanım.

Bu gün hava nem kokuyor. Kasım ayı. Denizde balıklar kıpırdamıyor. Yer gök gri. Islak. Sessiz. Sadece şu en uzak köşede, sanki güneş bulutları yırtmış da bir ışık huzmesi halinde karayla denizin birleştiği yere düşmüş. Pırıl, pırıl, sarı-turuncu bir aydınlık. Çarpıcı. Şaşırtıcı.

Kedi fareyi yakaladı, parendeler atıyor. Kuşlar üzümleri didikliyor. Ben zeytin topluyorum. Budandığına inat sakızağacı tüm kokusunu etrafa bırakıyor. Utanmadan.  Balıkçı motoru kendinden büyük sesiyle koyu yırtarcasına bir gayret balık sürüsünü kovalıyor. Yerdeki, duvardaki kayrak taşları yağmurun ıslaklığıyla renkten renge dönüşüyor.

Buraların taşı kayrak. Benim taşım da kayrak. İri, topak kayrak taşları ile döşeli bahçe duvarım var. Keşke bu şekilde yığma teknikle yapılmış kayrak taşından bir evim olsa. Yeşillikler içinde. Bir tane de sakız ağacım.

Ben sakız ağacı olsam, kayrak taşına âşık olurdum.



iris

Kasım.2012
Torba. Bodrum