27 Ağustos 2012 Pazartesi

CEMALİ





O bana babamı hatırlatıyor. Yüzü, gözleri, elleri, duruşu.
Âşık olduğum babam. Bana âşık olan babam. Artık hayatta olmayan babam.
Ben onu görünce babamı biliyorum. Hala ona sahip olmak, onu tutmak, ona âşık olmak istiyorum. Ona sarılmak, onu sıkmak…

Âşık olduğum babam.

O beni görünce babasını hatırlıyor. Onu reddeden babasını. Onu istemeyen. Ondan dolayı hayatını kurduğu ve kötü olarak nitelendirdiği. Beklide nefret ettiği… Bilemem?

Onu reddeden babam.

Aynı baba.

Aynı babanın iki farklı yüzü.

Benim için; sonsuz kabul edici, eşsiz, yaratıcı, muzip, kocaman elli. Beni kaplayan baba.

Âşık olduğum adam.

Onun için tamamen farklı.

Aynı babanın iki farklı yüzü.

O babama benziyor.
Ben Ona.
Babam hepimize..

Ben Ona yöneldim.
Babam benden uzak..

Ya.. Babamın izdüşümleri?
Farklı. Başka. Her yönde…

Babam her yerde..


Özgür irade ve Kader, birbirinden ne kadar farklı? Ne derece ayrı?


Biri birinin cemali, biz birbirimizin cemali.

Neyse ki Aşk hep var, bizlerse ölümlü…





iris

Torba. Ağustos 2012

25 Temmuz 2012 Çarşamba

KİM





Önce bedenime baktım.

Ayaklarım.
Ayak parmaklarım. Tek tek birbirinden ayrı. Ayak kavsi. Parmak kökleri. Topuk. Kök saldığım anlarım. Denge. Tüm yükümü taşıyan. Beni bir yerden bir yere götüren, ulaştıran, yürüyen ayaklarım.
Bileklerim. İnce. Narin.
Baldırlar. Güçsüz kasların cemeresini üstlenen dizlerim. Bacaklar.

Kalçam. Hayat organlarımın evi. Bedenimi taşımakla kalmayıp, tüm sıkışıklıklarımı kabul eden kalçam. Hatta hatta yılların, asırların, nesillerin tıkanıklıklarını barındıran kalçam.
Yumuşak karnım. Beni kollayan, saklayan, koruyan. Başına hep dert olduğum solar plexus. Egomla geçinemeyen, sıkıntı çeken güneş sinir ağı. Midemi, beni dalgalandıran nervus vagus. Dengesiz, huzursuz, tatsız.

Sıcacık, can kalbimi saran dost akciğerler. Göğüs kafesi. Bütün ömrümü üstlenen nefes.
En sonunda açmayı, genişletmeği başardığım omuzlarım. Narin, zayıf kollar. Aşağı bakan köpekte, yüzerken, sevenlerime el sallarken, yazıp çizerken benle hareket eden kollarım. En değerli varlığım, ellerim. Onlarsız olamam. Parmaklarım.

Boynum, hayatımı yönlendiren gırtlak. Tiz, çocuk, çatlak, sevecen, kırıcı, boğan, sessiz ses.

Saçlarım ve gözlerim ve tüm duyularla başım.
Beyin. Düşünceler. Vazgeçtiğim, vazgeçmediğim düşünceler. Ulaşabildiğim duygular. Anlamlandıramadığım duygular. Bedenimin kan akışı gibi, sıvı akışı gibi, oksijeni gibi dolaşan ve hayatımı elinde tutan duygular.

Sonra bedenine baktım.
Ne kadar aynı. Ne kadar ayrı.

Göz göze bakıştığımda hücrelerimiz arasındaki fark nedir? Benim göz hücrem ile ayak başparmak hücrem arasındaki mesafeden daha mı uzaktır? Mesele sadece kendini daha ayrı daha farklı hissetmek midir?

Sana seslendiğimde benim hücrelerimin titreştirdiği ses, senin hücrelerini de aynı frekansta titreştirmez mi?

Kokular, duyular, korkular, acı, hüzün, hangimize bir diğerimizden daha uzak?

Sevinirken el ele tutuşmak niye?

Aradaki boşlukları en çok dolduran mı birbirine en yakın olur?

Hücreler arasın da boşluklar mevcut değil mi? Bir organ kendini diğer organdan ne kadar farklı veya ne derece ayrı bilir?

Sormak istediğim…

                           İç dünya ile dış dünya birbirinden ayrı mıdır?
                           Farklı olmak neyi ifade eder?
                           Ayrılıkların, bölünmelerin mesafesi ne kadar?
Zaman ve mekânın sınırları ne kadar etkindir?
                           Biz neredeyiz?
                           Ben ne kadarım? 
                           Ben kimim?







iris

Torba – Bodrum
Temmuz 2012

10 Temmuz 2012 Salı

BİR DUYGU




Aşk bir duygu.
Bizi illaki de içine doğru çeken.
Kendine yönlendiren.
Girdabına sokan.
İstemsizce.
Kontrol dışı.

Tüm bedenimizi, benliğimizi, duygularımızı, düşünemeden kendine akıtan.
Gücü ve tüm hızıyla.
Biraz şiddetle daha çok tutkuyla.
Sarıp sarmalayıp içine alan, aldığı gibi bazen da en uzağına öteye fırlatan
Korkutan karıştırıp kaçıran
Bir duygu.

Hepimizin bir gün bir yerlerde hissettiği
Aslında hayatımızın bir parçası. Belki de olmazsa olmazı.
Her davranışımızın içinde
İlişkilerimizin ilk koşulu.

Tüm niyetlerimiz.
Dualarımız.
Arzularımız.
Yaratım.
Yapma güdüsü..

Aşktan

Hatta Korkup ürktüğümüz, dona kaldığımız anlar hep ondan
En yüzeysel ilişkiden en derin en duyarlı ilişkilere kadar, tüm ilgimizi çeken, merak uyandıran yenilikler, hevesler, heyecanlar aşktan.

Yaşamımızın sürme nedeni aşk.
Ama fark ederek ama bilinçsizce..

Aşk sadece, sevgili için pırpır uçarken, fırıldak gibi dönerken,
İlla ki duygularımızın bizi bizden çıkarması değil.

Her gözümüzü açtığımız, her kapadığımız.
Her nefes, boğazımız da ki yutkunma, midemizin hareketi, yüreğin her hücremizde ki atışı, her başımızı çeviriş, eline kalem alış, gülüş
Bir koku, bir renk, bir ses, bir söz, bir melodi…
Hep aşk

Zıplamak, ilk uzanış, hafif bir temas, gülümseme, kaçış, ürperti, küstüm, yoksun, hiç bitmesin…

Hep aşkın işi
Tutkuyla sahiplenmek, sincap gibi kaçmak, öfke ile sarsılmak, neşe ile fırıldamak, korkudan körleşmek

Hep aşktan

Yağmur neden yağıyor?
Fırtınalar, güneşin doğuşu, ölüm, topraktan yeşil filizlerin baş vermesi

Hep aşktan


Aşk öylesine bir duygu işte;
Dokusuyla, dokunuşuyla, yaşıyla, acısıyla
Hüzün de var içinde vazgeçilmezlik de

Bizim için

Birlikte oluşturduğumuz her şey için
Dünden bugüne, bugünden yarına akmak için
Var olmak için

Biz O’ndan geldik O’na gidiyoruz
Kaybolmadığımız her an O’nunlayız

Aşk






iris
Torba, Temmuz 2012

TOHUM





Güçlü eller
           Kocaman avucu

Uzun dolgun parmaklar
         Boğumlu eklemleri ile


ERKEK


Dalsın toprağın içine
           Tüm tohumlar karışsın…

Güneş, rüzgâr, yağmur,
           Aracı olsun yaratıma

Renkler, tuval, resim,
              Bakanın gözünden
                            Tekrar yaratılsın…


KADIN
          Doğadan tekrar doğsun






iris

Eski Datça
Haziran, 2012

28 Mayıs 2012 Pazartesi

NEFES







Hayat demek nefes demek
Nefes’le var oluyoruz
Tüm canlılar nefes aldığımız sürece var yaşıyoruz
Nefes demek can demek
Aldığımız nefes kadarız. Verdiğimiz nefes kadarız.
Aldığımız ve verdiğimiz nefes kadar bütünleşiyoruz.

Nefesimiz bizi yansıtıyor
Hepimizin nefesi farklı.

Tüm metabolizmamız nefesimiz üzerinden düzenleniyor
Hayatımız nefesimizden oluşuyor, değişiyor, olgunlaşıyor
Kimi zaman kısa, kimi zaman uzun, kesik, tutarak, derin, yavaş, yüzeysel, açık, sıradan
Sudan, topraktan, rüzgârdan, sevgiden, doruktan
Soluyarak yaşıyoruz.
Duygularımız nefesimizde, düşündüklerimiz nefesimizde, davranış biçimlerimiz nefesimizde, konuşurken, gülerken, ağlarken hep nefesimizden oluşuyoruz.

Hayatımızın imzası bizim nefesimiz
İlmek ilmek dokunuyoruz, dokuyoruz

Birbirimize en yakın olduğumuz anları nefesimizde hissediyoruz.

Yaşamın acı, tatlı anları nefesimizde
Mevsimler, yiyecekler, kokular, korkular, hazlar nefesle can buluyor
Ve nefesle yaşama dâhil oluyoruz


En derin içsel yolculuğa nefesimizi fark ederek çıkabiliyoruz.
Benliğimizin derinliklerine nefesimizle ulaşabiliyoruz.
Hayatımızın akışı, ritmi nefesimizle oluşuyor.

Belki hiç konuşmasak yani boşuna nefes tüketmesek, nefesimizi hissederek, birbirimizi daha iyi anlıyoruz.

Nefesi göğüs kafesinde hissetmek, nefesin kalbin önüne ve arkasına gittiğini fark etmek ve nefesle kalbe dokunmak. Nefesin diyaframa oradan mideye ve tüm iç organlara gittiğini bilmek. Nefesin içimizden dışımıza yönlenmesine şahit olup, tüm hücrelerimize ulaşmasını bilmek. Bedenimizin en uç noktalarına nefesle dokunmak ve aynı nefesin tüm bedeni dolaşarak hayata, yaşama karışmasına izin vermek.

Nefes olmak..
Yaşam olmak..

Yaşama karıştığımız bu noktada tüm canlıların nefesleriyle buluşmak, birleşmek ve tekrar bedene dönmek.
Ayrı, ayrı sandığımız bu dünyalarda nefeslerimizle buluşup, birleşip tekrar bedenlere geri dönüp ayrılıp, ayrışıp tekrar birleşmek.

Nefes demek ruh demek.
Yoga bedene baktırır.
Yoga içe döndürür.
Yoga kalbe, nefese baktırır.
Yoga ruha dokunur.

Bu yakınlığı kurmak, samimiyet, açıklık, hassasiyet, özen, tevazu, kararlılık gerektirir.
Bu yakınlık kurulunca, huzur, dinginlik, denge oluşur.
Mutluluk, yaratıcılık, sevgi kendiliğinden açığa çıkar.

Bir nefes
Ham
Bir yoga
Sa
Tek nefes
Ham Sa
Tek ritim
Ham Sa
Tek beden

Akış
Tek bir
Tek bütün

Canlanıyor
Ayrışıyor
Karışıyor
Birleşiyor
Bütünleşiyor
Genişliyor
Daralıyor
Kayboluyor

Hep bir bütünlük içinde,
Önce yok oluyoruz, sonra yeniden doğuyoruz.
Bir tek den bir bütün olarak.
Nefesle.



İris
İstanbul. Şubat 2012






18 Mayıs 2012 Cuma

HÜZÜN






Hüzün bu…
Usulca enseme dokunuyor.
Ensemden omurgam boyunca kuyruk sokumuma kadar akıyor.
Hiç de sinsi değil. Tam istediği gibi.. tüm bedenime sızıyor,  yayılıyor,  içten fethediyor. Yumuşacık. Rahatsız etmeden tüm hücrelerime sahip çıkıyor. Beni ele geçiriyor. İtiraz edemiyorum.
Öylece kabulleniyorum.

Benimle bir,
benmişim gibi.
Benden daha çok ben gibi.
Bende de öte.
Bir Hüzün..

Bulut, bulut yayılıyoruz. Yuvarlanıyoruz. Puslu, puslu bakıp, boyun büküyoruz. Boğazıma düğümleniyoruz. Gözyaşı oluyoruz.

Tüm dünyanın, tüm evrenin, tüm bu anın acılarını en derinden, en içimizden hissediyorum.

Çocuk gibi, büzülüp,   küçülüp,   sarılıp sarmalanmak istiyorum…


iris

Mayıs. 2012
Torba – Bodrum




Hüzünle vedalaşalı epey olmuştu. Biliyorum. Ancak hayat sürprizlerle dolu. Geçenler de kendini hatırlatıverdi. Yoga da buna bir vesile ..
Zaman, zaman hüzün gelip beni sarmalıyordu, memnuniyetle kabul ediyordum. Zaman, zaman da tüm bedenimi, aklımı esir alıyordu, elimi kolumu bağlıyor, çökmeme neden oluyordu.
Taa ki, yoga yolunda, bu duygunun, yalan dünyanın bir engel mekanizması olduğunu anlayana dek…
Biz hüzünle bir hayli günler geçirdik, epey uzun beraber yaşadık. Arada tekrar buluşabiliriz, zarar yok. Biz birbirimizi iyi tanıyoruz.
Bu yazı da, sevgi ve saygı ile ona yazdığım bir veda yazısı. Son dokunuş.

5 Nisan 2012 Perşembe

Bir Bağ



Bilmediğimiz bir sonsuzluktan, bir hiçlikten geliyor, anne ve babamızın tam bile değil yarımşar hücrelerini alarak, annemizin rahmine tutunuveriyoruz. Burası bizim için en güzel, en güvenli, en sıcak, en besleyici dolayısıyla da en huzurlu ortam. Böyle olunca da buradan hiç mi hiç ayrılmak istemiyoruz. Ancak zamanı gelince doğuyoruz ve göbek bağımızı kesiyorlar.

İlk ayrılık.

Anne kollarını, anne kucağını, anne memesini kendimizden ayrı algılayamıyoruz. Annemizin gözlerinin taa içine, en derinlerine bakarak var olmak istiyoruz. Kucağından, memesinden, gözlerinden hiç ayrılamıyoruz. Bağları koparmayı arzu etmiyor, ayrı olduğumuzu bilmek istemiyoruz.

Ve bunu hep sürdürüyoruz. Gözlerle bağ kuruyoruz, ellerle bağlanıyoruz, kollarla kucaklaşıp, hiç ayrılmak istemiyoruz. Uzaklaşırsak kendimizi kaybolmuş hissediyoruz. Bağları sıkıştırmazsak kopmuş zannediyoruz. Değil görmezsek, düşünmezsek bile, yok olduk sanıyoruz. Evimize, ailemize, toprağımıza kök salmak istiyoruz. Mümkünse kıpırdamamak, hep aynı pencereden bakmak istiyoruz. Daralmak, ufalmak, tekrar bir cenin olarak anne karnına, o en güzel yere dönmek istiyoruz.

Hayat hareketli, yaşıyor ve sürekli değişiyor. Kendine göre kuralları ve kanunları var. Bir an öncesi, bir an sonrasına benzemiyor. Bir sürü canlı barındırıyor. İnsanların hepsi birbirinden farklı, yaşantıları çeşit, çeşit.  Ayrıca hayat akarken hiç de bize ne yapması gerektiğini sormuyor, hatta aldırmıyor bile. Esmek isterse esiyor, gürlemek isterse gürlüyor, akıyor, taşıyor, yakıp, yıkabiliyor. Bazen de inanılmaz zevklerle, güzelliklerle geliyor, âşık oluyoruz. Sevginin doruklarına çıkıyor, beklenmedik bir anda da bir sakinlik bir huzur içinde kayboluyoruz. Akıyor, coşuyor, uçuyor, düşüyor, oluyor veya olamıyoruz.

Hem sonuna kadar bir şeylere bağlanmak istemek, hem de sonsuz özgür olmak istemek çok zor. Hangisine daha yatkınız bilebilmek imkânsız. Çünkü insanoğluyuz. Korkuyoruz, endişeleniyoruz, küçülüyoruz ve güvensiz hissediyoruz. Büyüyoruz, açılıyoruz, genişliyoruz ve güveniyoruz.

Aslında en derilerden biliyoruz ki; biz hayatın parçasıyız. Hatta hayatın tam kendisiyiz. Düşünemiyoruz ki; eğer ben hayatsam daha da neye bağlanmama gerek var? Hepsi ben. Her şey benle oluyor. Hayat bende akıyor. Hayat ve ben bir bütünüz.

O halde aslımızı yani kendimizi anımsamak için, sürekli, sıkılmadan bıkmadan, hassasiyetle, meraklı bir araştırma içinde bedenimize, nefesimize, düşüncelerimize ve de duygularımıza bakmalıyız. Bunun bir yol olduğunu bilip, belli bir disiplinle, keyif alarak, ufak, ufak kendimizi zorlamadan yolda yürümeliyiz.

Bu süreklilik bizi dingin bir mutluluk ve sakinlikle buluşturacak.

Zaman ve mekânın dahi önemini yitirdiği bu noktada da özgürlük, yaratıcılık ve sevginin bizimle olduğunu biliyoruz.


iris

Ocak.2012
İstanbul