26 Aralık 2024 Perşembe

ANAMNESİS

 

 

 

 

Kökeni yunanca olan bir kavram var, anamnesis; ruhun doğuştan sahip olduğu bilgileri yeniden hatırlama veya anımsama anlamında kullanılıyor.

Platon felsefesine göre ruh ölümsüz ve ruh tüm bilgiye sahip. İnsanın doğması ile birlikte ruhun bedene inmesiyle bu bilgi tümüyle örtülüyor. Yani unutuluyor ve hatırlanamaz oluyor.

Yeniden bu bilginin hafızaya gelmesi veya hatırlanması mümkün.

Sokrates göre doğru soru sorma yöntemi ile yani bir nevi sorgulama ile bu unutulan veya örtülü kalan bilgiler açığa çıkabiliyor. Veya hayat yolunda önümüze gelen, içinden geçtiğimiz hayata dair yaşadıklarımız, bu örtülü bilgilerin açılmasına sebep olabiliyor. Ayrıca geçmişten gelen deneyimlerin hatırlanması ve anımsanması da bu örtünün kalkmasına olanak veriyor. Tüm geçmişimiz ve geçmiş yaşamlarda yaşanan olgu ve olayların yeniden hafızaya gelmesi yani yeniden hatırlanması da anamnesis olarak nitelendiriliyor.

Yani ruh bu şekilde yeniden hatırlama yoluyla kendi özüne dönüyor ve bilgiye kavuşuyor. Bu aynı zamanda kişinin insan olması, kendini bulma ve gerçekleştirme sürecine yol alması anlamına geliyor.

 

Öncelikle duyularımızla aldıklarımız algıladıklarımızdır. Bu algılama hatırlamayı anımsamayı bedenimize getiren ilk tetiklenmelerdir. Sorgulama, düşüncelerin düşündürdüklerini düşünme, doğru bilgiyi açığa çıkarmanın bir diğer yöntemidir. Soyut düşünebilme, kavramlara yakalama, sezgi, hayal gücü, tasarımlar bunların hepsi doğru bütünsel bilgiye ulaşmanın, kendine yaklaşmanın yöntemleridir. Ruhun kendini tanıması ve öz farkındalığa yaklaşmanın sihirli yollarıdır. Niyetine bunu yerleştirmek, iradeni gücünü bu yola koymak ve ayrıca tüm bunları aşk şevk tutku ile yapmak benim benle buluşmamın tek yoludur.

 

Duyusal duygusal deneyimler, sorgulama düşünme sürekli pratik aşkla yolda yürümek kendinle buluşmanın, kendini bulmanın, hakikate yaklaşmanın olmazsa olmazıdır.

İnsan olmanın en yüce amacı kendinle buluşma yolunda aydınlanma ve özgürleşmesidir.

 

 

İris Pala

Aralık 2024. Bodrum




17 Aralık 2024 Salı

KURBAĞA & ÇEKİRGE

 


 

Çekirge mi? Kurbağa mı?


Bu ne saçma bir soru.. illa birini seçme durumunda mıyım? Başka hayvan mı kalmadı.. hahaaaa.. Ben kurbağa seçiyorum. Kurbağa deyince aklıma kocaman iki göz geliyor. Yemyeşil. Yusyuvarlak bedeninin üstünde kahverengi benekler. Ön ve arka ayaklarda uzun uzun parmaklar ve her bir parmağın üstünde yuvarlak düğmeler. Tüm parmaklarının arasında da perdeleri var. Hayranım, kim bilir o palet perdeler sayesinde ne biçim dalışlar yapıyordur, nasıl da güzel yüzüyordur. Ayrıca o esnek bacaklar, güçlü bir kalça, istediği yere hop zıplıyor. Zıplamalar hoplamalar her sıçrayışında da ağzı kulaklarında gülüyor. Sularda göletlerde sazlıklarda yaşıyor ve hem karada hem de suda arkadaşları var. Bazıları daha da şanslı, nilüfer çiçeklerinin arasında hayatını geçiriyor. Biliyorsunuz ki aynı zamanda bu canlı gayet bilimsel bir yöne de sahip, biyoloji kitaplarımızın nerdeyse hepsinde yeri var. Değişim ve dönüşümü bizi imrendirecek kadar dillere destan bir şekilde kolaylıkla gerçekleştiriyor.  Bizim gibi, ah eski mahallem canım okulum arkadaşlarım o kıyafetim yatağım yorganım futbol takımım demiyor neyi bırakması gerekiyorsa onu bırakıyor, yeni her ne geliyorsa alıp onu hemencecik kabul ediyor, hoplaya zıplaya yoluna gidiyor. İşte O minnak cüssesiyle, boyuna posuna bakmadan bizi eğitiyor. Biz de artık bu derslerden neyi ne kadar öğrenebilirsek alıp cebimizi dolduruyoruz. Sadece sesi pek çirkin. Eh olabilir o kadar da benimkisi ondan da çirkin. Naapalım artık var git yaşa.

 

Çekirgeyi sevmiyorum. Katur kutur. Hiç esnek estetik değil. Bahçemde ki tüm yaprakları yeşillikleri kemirdi yedi bitirdi. Çirkin şey. Daha da hakkında yazmam yeter bu kadar!

 

Geleyim yazımın öbür yüzüne.

 

Bana dokunan, benim dokunduğum her şey önce bende işleniyor, benden işleniyor. Ne demek istiyorum, önce duyularımla algılıyorum. Geliyor beş duyuma dokunuyor. Gördüm kokusunu aldım sesler duydum ve bir teması var bir dokunuşu ısısı acısı belki yakıyor belki uykumu getirdi duygular harekete geçiyor, ne kadar da cana yakın şefkatli hemen dost olalım güvenli galiba yoksa biraz pis mi kokuyor tiksindim mi korkuyorum ya bana zarar verirse annem ona dokunma demişti babam sakın yeme diye uyardı hasta olursun endişe endişelenme en kötüsü bu seni kanser eder hemen kaç buradan o sokaktan da geçme… ve bu sonsuza kadar sonsuzdan da ötelere kadar sürüp gidiyor.. 

 

Aile okul amca bacı alt komşu sevgilim memleket yurt yurtdışı Amerika samanyolu galaksiler, ya geçmiş tarih savaş kaç öldür kaybol yok ol veya gel sanal dünya gerçek dünya para ekonomi sosyoloji bilim metafizik kuantum gabor mate elon mask ben.. kim kim..?

 

Ben aslında bunları yazmak istememiştim, aklım zihnim beni aldı buradan nereye savurdu dağıttı dolaştırdı geri yerine getirdi. Mi hayır getiremedi savurdu başıboş gönlü hoş bıraktı. Bıraktı bir yere. Bıraktı mı? Hayır. İşte bu da böyle sürüp gidebilir, sonsuzdan da öteye..

 

İç dünya bana ait, dış dünya, işte o da bana ait, ben neyi nasıl yaptıysam aldıysam algıladıysam o da bana ait.. Ben aldım ben işledim, kim benden başka bunları böyle yapabilir ki….?

 

O zaman gelin bir oyun oynayalım. Madem yazarak eyleniyoruz o halde oyuncaklarımız da kelimeler olsun..

 

Fark Farketmek / ilişki / bakış / bırakış / yakarış / Belki / Sanki / Niyet / epoche / mi / endişe / cesaret / phenomology / ayan ı sabite / intuition /  ben /

 

 

 

İris Pala

Bodrum. Aralık 2024



5 Aralık 2024 Perşembe

 


B.el.ki

İliş.ki


İlişki ilişkililik ilişkililiğin devinirliği

ya kopukluk

11 Ekim 2024 Cuma

ACI

 


 

Acınızı biliyor musunuz. Hiç onunla temasa geçtiniz mi. Veya başkalarının acısı. Acıları. En uzaktakiler. Geçmişte, çok eskide kalanlar. Unutulmuş olanlar, belki de hiç zihinlerden silinemeyecek olanlar. Bana ait olanlar, bize ait olanlar.

Kırmızı noktalar gibi sıralanmış olanlar. Sayabiliyor musunuz onları. Üstleri uçuk tatlı tül bir perdeyle sislenmiş olanlar. Veya kopkoyu yoğun kırmızı ile kapatılmış olanlar.

Acı ne kadar saklanır?

Toprağa gömüldüler. Kuytuda bırakıldılar. Kuzeyin kayın ormanlarında kara balçığın içine teslim oldular. Unutulmak istenmediler ancak en derinlere itildiler. Minik bedenler annelerinden önce birbirlerine kavuştular. Sayılamayacak kadar minik kımızı noktalar. Kulakları tırmalayan. Kalpleri ağlatan.

Acı ne kadar saklanır?

Hamile. Bebeğini doğurdu. Soğuk nemli kayın ormanın içinde, evladını özlemle sımsıcak şefkatli kollarına aldı. Minik kalp atışlarını, memede süt arayan dudaklarını hissetti. O nefes, o kalp, o süt, o ılık akan kanla karıştı. Yerin zamanın kaderin hükmü her ne olursa olsun önemli değildi, cennetteydiler. Kan revan içindeydiler.

Gücün nereye kadar?

Nereye kime teslim olmalı?

Zordu ki, kan gölünde boğulmak. Zordu ki, kayın ormanında kaybolmak. Zordu ki, diğer anne ve bebeklerle birlikte katledilmek. Zordu ki, yavaş yavaş soğuyan bedenleri hissetmek. Zordu ki, yaşamda kalmak.

Zordu ki, hayata teslim olmak.

Zordu kırmızı.

Zordu acı.

 

Hatırlamayın Bakmayın Hissetmeyin lütfen Yanaşmayın.

Ben de bilmiyorum.

 

 

İris Pala

Ekim, 2024

 

 

7 Ekim 2024 Pazartesi

Düştü

 


Düşlerimden düşüncelerim düştü

Her biri sert zeminde

Kuru

Rengarenk

Çiçeklere uçuştu

İçim acı içinde parçalanırsa eğer

Kuşlar benimle


 

İris

Bodrum / 2024 Ekim



6 Ekim 2024 Pazar

Kendinden

 


 

Bilincimizde olanlar ve hiç bilincimizde olmayanlar. Bizim bir yanımız bu hiç bilincimizde olmadıklarımız ile bağlantıda. Demek istediğim şu ki, bilinç dışımızın bizim üzerimizde etkisi büyük.

 

Kendimiz, kendiliğimiz, ben, öz, bunların hepsi bilincinde olabildiğimiz ve bilincine varamadıklarımız ile ilişkide.

 

Tüm kendimizi ifade ettiğimiz, bende olanı açığa çıkarabildiğim alan ise ego. Egom.

 

Bilincimize gelmeyen, gelemeyen, bilinç dışında bıraktıklarımız ise çoğunluk beğenmediğim istemediğim yanlarım. Toplumun, ailemin, çevremin yargıları. Kültürümün belirledikleri. Kötü çirkin ayıp utanç verici kabul edilemez uygun değil diye addettiklerim. Yargıladıklarımız. Ben yapmam, bende yok, asla, dediklerimiz. Çocukça bulduğum, olgunlaşmamış şımarık dediğim, sorumsuz diye nitelendirdiklerimiz. Öfke duyduklarımız. Doğal olup vahşi gelen güdülerimiz ve onay vermediğimiz arzularımız. Özellikle de onda var ben de yok dediklerimiz..

 

Bu kapkaranlık bilinç dışına gölge benliğimiz deniyor. Hiç görmek bilmek karşılaşmak istemiyoruz. Korku uyandırıyor. Ama ki orada yerinde hatta son derece geniş bir alanda varlığını sürdürüyor. Gör beni diyor, sıkıştırıyor çekiştiriyor zaman zaman da adeta bir volkan gibi patlak veriyor. Bizi yere seriyor.

 

Burası aslında bir nevi de kaos alanı. Tüm belirsizliklerin tüm bilinmezliklerin alanı. Belki de en önemli alan. Her şeylerin yaratıldığı doğduğu alan. Yaratım. En kıymetli alan.

 

Kendimizi doğuracağımız, sürekli ve yeniden ve yeniden kendimizi yaratacağımız yer. Yaşam başka türlü gerçekleşmiyor. Bizim tüm potansiyelimiz burada. Değerlerimiz orjinalliğimiz buradan kaynak alıyor. Yaratıma geçmek bizden ifade bulmak için bekleyen, bildiğimiz bilmediğimiz güzelliklerin tümü burada. Bizden ifade bulmayı bekliyor. Egomda yerini almak üzere..

 

Algımızın, zihnimizin, bilgimizin ötesinde ki bu alana bakmak durumundayız. Bize ait, bizim diğer yanımız, bizde olup bizden büyük bu alana bakmak zorundayız. Belki de tanrısal yönümüz. Bizi, ben de tamamlayacak olan, bütünlüğe kavuşturacak olan, kaderimizi, irademizi elimize tutuşturacak olan bilge yan. Özgürlüğümüz.

 

Yüzleşmek üzere farkına varmak, düşünmek, düşündüklerimizi düşünmek, cesaretle nezaketle tecrübe etmek ve içinden geçmeliyiz. Yaşanan süreci doğal kabul ederek, zaman zaman gözyaşlarına izin vererek, kendimizi çok da kaybetmeden, olanın olmasına izin vermeliyiz. Aklı mantığı sağduyuyu birlikte harmanlayarak. İçine sevgi ve anlayışımızı da katarak. Kendimizden kendimize..



İris Pala

ekim 2024



27 Eylül 2024 Cuma

Can içinde Canlar

 


Büyük bir kısmına akıl sır erdiremediğimiz ancak asırlar içinde ip uçlarını bulabildiğimiz organik bir sistemin içindeyiz. Yaşam denen bu sistem içinde varlığımız, karşıtları deneyimleyerek kendini aşabiliyor ve kendine katıyor. Bu yeti bizi kendimize yönlendiriyor ve bütünlüyor. Bilincimiz, süre giden bu devinimler ile külli bilincin birliğine davet açıyor.

Bu bizim için bir kapsam alanı, bedenimiz zihnimiz algılar düşünceler güdüler arzular bilgi bilgelik amaç erek istek irade tasarım duyumsamalar sezgi kavram olaylar olgular vs vs ..ile süre giden değişim dönüşüm içine düşüyoruz.

Her an bilinmezlik halinden bilineni yaratıyoruz. Bu oluş durumunda ki insan, bulunduğu yeri belirleyemez ancak, olan / olmayan, gerçek / hakikat, döngüsünde geçiş halinde devinirken kendine yaklaşır.

Bir can içinde biricik canlarız.

 

İris

Eylül.2024 Bodrum

5 Mayıs 2024 Pazar

Sorumluluk / Vicdan

 


Hayata gelmeyi ben mi seçtim, bu bir erek miydi, yoksa yaşamın içine mi düştüm, bilmem mümkün değil..

Ancak hayata gelmiş olmam, burada ki var oluşumla birlikte ilk gün nasıl gözlerimi açtımsa, bunu süregelen bir şekilde hayat boyu yapmam gerekti. Yaşamın daimi bir devinim içinde olması ve her şeyin birbiriyle ilişki içinde bulunması, beni benle ve benim için harekete geçmeye zorluyor.

Akan bir zaman, çalışan bir bedenim, can taşıyan bir organizmam var. Ve ucu bucağı bilinmeyen, işleyen ve zeka üreten bir bilinç deryası içindeyim. Evren diye isimlendirdiğimiz sistem ise sonsuz ve kimselere aldırmadan varoluşunu sürdürüyor.

Bütün bunlar, beni benle muhattap edip, öncelikle kendim için eyleme geçmemi zorunlu kılıyor.

Ben bu noktada, yaşamda kaybolmamak, kendimi yitirmemek ve zaman içinde olgunlaşmak için sorumluluklar ve vicdan ile tanışmak durumunda kalıyorum ve onları tanımak zorunluluğuna düşüyorum. İlerde de biraz daha kendimi tamamlar, belki biraz daha bütünlenir ve mutlu huzurlu dingin sakin mutlu hissederim.. Belki de özgür..

                                                ***

Sorumlulukları aklımız vasıtasıyla düşüncelerimizde buluyoruz. Zorunlulukları var. Kanunlarla yazılı olmasalar bile ilkelere uygun çalışırlar. Yani uygun davranış sergilemez isek başarısızlık bizim için kaçınılmz oluyor.

Vicdanın ise mahal yeri gönüldür. Yaşamdan doğar, değerlere göre devinir. Sezgi ile beslenir. Olgunluk, bilgelik ister. Anlayışlıdır, kabulden geçer. Nezaket ve sevgi ile her alanı kapsar.

Yaşam zordur. Sorumlulukla eylemlerimizi belirlememizi ister. Bilgi gerektirir. Çaba gerektirir. Yoluna baş koymamızı ister. Vicdan ise yolumuzda hassasiyetle ilerlememize alan açar. Vicdan alanında korku yoktur, endişe yoktur, farklılıklar, bölünmeler, yargılar, sınırlar ortadan kalkmıştır. Her iki alan da bizden ilgi bekler, beslenmek büyütülmek ister.

Bu iki olgu birbirine zıt gibi görünse de, birlikte çalışmaları ancak bizi hedefe ulaştırır.

Biri zorluklarla sabırla mücadele ettirirken ve başarının hazzını güvenini gururunu yaşatırken; Diğeri anlayış ve sevgi yumuşaklığı ile bizi kuşatarak, huşu içinde bir dinginlik sunar.


Yaşamda savrulmamak için kendimize bir yol çizip yönümüzü bulmalıyız. Bu arayış ancak sorumlulukları bilmek ve vicdanımıza alan açmakla mümkün kılınır. Ve böylece Güven içinde ve emin bir şekilde oluşturmak istediklerimizi gerçekleştirebiliriz.




İris Pala

Bodrum. Mayıs 2024


16 Mart 2024 Cumartesi

Fenomenoloji

 Fenomenoloji


Aile Dizimi pratiği sırasında kullanılan fenomenoloji terimi, Bert Hellinger'in çalışmalarında sıkça karşılaşılan bir kavramdır. Fenomenoloji, aslen Edmund Husserl tarafından geliştirilen bir felsefi yöntemdir. Bu yöntem, deneyimlerin öznel yanlarını incelemek ve anlamak için kullanılır.

Aile Dizimi bağlamında, fenomenoloji, danışanın ve temsilcilerin deneyimlerini anlamak için kullanılır. Danışan, belirli bir aile üyesinin bakış açısını, duygularını, düşüncelerini ve deneyimlerini daha iyi anlamak için temsilcilerle bir araya gelir. Temsilciler, aile üyelerini veya diğer önemli figürleri temsil ederken, fenomenoloji, bu temsilcilerin deneyimlerini açıklamak ve anlamak için kullanılan bir araç olarak işlev görür.

Fenomenolojik bakış açısı, danışanın ve temsilcilerin deneyimlerini yargılamadan ve önyargısız bir şekilde gözlemlemesine olanak tanır. Bu, danışanın ve temsilcilerin duygusal ve zihinsel deneyimlerini derinlemesine keşfetmelerine ve anlamalarına yardımcı olabilir, böylece aile geçmişinden kaynaklanan dinamikleri daha iyi anlamalarına ve çözümlemelerine olanak tanır.



‘’Phenomenology" is a term commonly encountered in the practice of Family Constellations. Phenomenology is originally a philosophical method developed by Edmund Husserl. This method is used to examine and understand the subjective aspects of experiences.

In the context of Family Constellations, phenomenology is used to understand the experiences of the client and the representatives. The client comes together with representatives to better understand the perspective, feelings, thoughts, and experiences of a particular family member. While the representatives embody family members or other significant figures, phenomenology serves as a tool to describe and understand their experiences.

A phenomenological perspective allows the client and representatives to observe their experiences without judgment and with an open mind. This enables them to explore and understand their emotional and mental experiences deeply, helping them to better understand and resolve dynamics stemming from family history.


İris Pala

Bodrum.2024


20 Şubat 2024 Salı

Language and Morphogenetic Field



The morphogenetic field, or the knowing field, is a space that holds infinite unknowns, possibilities, and potential within it, perhaps emptiness within fullness. Whether we are aware of it or not, we are in a relationship with this field as much as we are with each other. This field has its own system and dynamics. As we navigate through the life of the world, creating troubles, tensions, and grappling with traumas, we create disruptions in our own system. As a result, we find ourselves in disorder and chaos.


If we come to the knowing field and open ourselves as much as possible, surrendering to the field at the same time, the awareness of the field takes over us. The cosmos invites us towards the universe, and the system opens itself to us. Perhaps we are recreating ourselves within the environment of a new creation. In the search for order, in our own temple, we meet ourselves in union with the cosmos of the system, finding our essence. We enter into the movement of transformation, reflecting from within to without and from without to within. The only instrument we can use in this process, including relationships, is language. Our native language. The concrete manifestation of our thoughts and feelings that have come out.


Language, the magical element with which we speak, understand, and communicate; exists like a cloud, almost like an elixir, everywhere in the field, the world, and even in the universe. It is the magical wand of the system. A reality that shows and represents us, embracing and uniting us with the world and even the universe, Kibele, the Mother of all. Our language, the tongue we use, is like our homeland to which we belong.


Language is actually just a frequency; a power that connects thought, emotion, the field, the world, the known, the unknown, the past, and the future, creating relationships, opening memory to thought, and intuition to creativity, a magic that presents dreams to reality.

At the same time, it is a warrior that separates when bringing together, divides while uniting, and occasionally clashes. It is precisely the mirror of our consciousness.


Perhaps the wind of life, the breeze of the soul, is our voice, our listening. Our wizard that we create ourselves with its magic.


With love…




Iris Pala

February 2024 / Istanbul

User

You

teşekkür


2 Şubat 2024 Cuma

Dil Ve Morfogenetik Alan

 



Morfogenetik alan, yani bilen alan, bizim için sonsuz bilinmezlikleri, olasılıkları ve potansiyeli içinde saklayan ve her şeyi kapsayan, saklayan bir boşluk belki de doluluk. Farkında olsak da olmasak da birbirimizle olduğu kadar bu alanla da ilişki halindeyiz. Bu alanın kendi içinde bir düzeni ve sistemi var. Bizler, dünya yaşamı içinde devinirken, sıkıntılar, sıkşıklıklar, problemler yaratarak travmalarla boğuşurken, kendi sistemimizde kırılmalar oluşturuyoruz. Sonucunda da bir düzensizliğin, kaosun içine düşüyoruz.


Bilen alana gelip kendimizi olabildiğince açabilirsek aynı zamanda alana teslim olursak, alan farkındalığı bizi ele geçiriyor. Evren cosmosuna doğru bize bir davet sunuyor ve sistem kendini bize açıyor. Belki de yeni bir yaratımın içerisinde kendimizi yeniden oluşturuyoruz. Düzen arayışı içinde, kendi mabetimizde sistemin kosmosuyla birlik olarak kendimizle buluşuyor, özümüzü buluyoruz. İçimizden dışarı, dışardan da içeri yansıyan bir dönüşümün devinimin içine giriyoruz. Bu oluşumda ve ilişkiler dahilinde kullanabildiğimiz tek enstrüman ise dil. Kendi anadilimiz. Düşüncelerimizin, duygularımızın dışarı çıkmış, somutlaşmış hali.


Dil, yani konuştuğumuz , anlaştığımız, iletişimde olduğumuz bu sihirli element; alanda, dünyada hatta evrende her yerde bir bulut gibi adeta bir iksir gibi mevcut. Ve sistemin sihirli değneği. Kendimizi anlattığımız, gösterdiğimiz, elimizi uzatırken el bulduğumuz bir gerçeklik. Ayna. Bizleri, dünyayı hatta evreni sarıp sarmalayan kucaklayan buluşturan Kibele. Dilimiz, kullandığımız lisan,sanki ait olduğumuz anavatanımız.


Dil aslında sadece bir frekans; düşünceyi duyguyu alanı dünyayı bileni bilinmeyeni geçmişi geleceği birbirine bağlayan, ilişkiyi kuran, hafızayı düşünceye,sezgiyi yaratıcılığa açan bir güç, rüyayı gerçekliğe sunan bir sihir.


Aynı zamanda, kavuştururken ayrıştıran, birleştirip bütünlerken parçalayan bölen zaman zaman çarpıştıran bir savaşçı. Tam Tamına bilincimizin aynası.


Belki yaşamın rüzgarı, ruhun esintisi, bizim sesimiz kulağımız. Kendimizi büyüsüyle oluşturduğumuz büyücümüz.


Sevgiyle..




İris Pala

Şubat 2024 / İstanbul